İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Uçaktaki Felaket: 7500 İncelemesi

90’larda “Almancılar Almancılar, vah zavallı Almancılar” diye bir şarkı vardı, hatırlarsınız. Şarkıyı söyleyen abimiz o dönemde Reha Muhtar, Savaş Ay ve bilimum haberci tarafından yerden yere vurulmuştu. Uğur Dündar bu abimizi yakalasa, kafasına şöyle temiz iki üç mikrofon darbesi indirirdi muhtemelen. Çünkü şarkı, Almancıların tuvalet temizlediklerinden, diz çöküp yalvardıklarından falan dem vuruyordu. O zamanlar için bile gına getiren, saçma genellemelerdi bunlar.

Aradan 30 yıla yakın zaman geçti. Gerek 11 Eylül öncesi gerekse sonrasında uçak kaçırma konulu birçok film yapıldı. Bu tür şahsım adına, 2006 yılında Snakes on a Plane filmiyle zirvede bitti. Şaka bir yana, uçak kaçırma konulu filmlerle bir problemim yok. Ama 2019 yılında, hala böyle genellemeler üzerinden film yapmak mı? İşte bununla ilgili birkaç şey söyleyebilirim.

7500, Alman yönetmen Patrick Vollrath’ın ilk uzun metrajlı filmi. Geçtiğimiz yıl Locarno Film Festivali’nde, 7500 filmi Piazza Grande’de gösterilmeden önce başrol Joseph Gordon-Levitt bir röportaj vermişti. 7500’ün geleneksel Hollywood formülünün tamamen dışında olduğunu iddia ediyordu. Aklıma iki ihtimal geliyor: Ya Joseph Gordon-Levitt çekimler sırasında başına darbe almış ya da hayatında bir kez olsun film izlememiş. Çünkü 7500, ilk saniyesinden itibaren Hollywood formülleriyle ilerliyor. Belki Joseph Gordon-Levitt hala rehin tutuluyordur, bilemiyorum.

Hatta, Patrick Vollrath’ın senaryoyu yazarken “5 Uçak Kaçırma Filmi Klişesi” gibi bir listeden faydalanmış olması muhtemel. Sadece Almancı Müslümanların terörist gibi gösterilmesi yüzünden de demiyorum. Korsanlardan birinin babacan, birinin gereksiz ölçülerde vahşi ve birinin de plana sadık kalmayacak çömez olması mesela. Hepsi kilometrelerce öteden görülebilecek tiplemeler. Araya yenilik olsun diye serpiştirilen tek şey, korsanlardan birinin dazlak görünümlü Müslüman olması. Dazlağın, içlerindeki en vahşi olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum.

Oysa, kaçırılan bir uçağın kokpitinde olup bitenleri görmek kulağa ne kadar ilginç geliyor. Klostrofobik ve gerilim dolu bir deneyim olacağını varsayıyorsunuz. İlk dakikalar fena ilerlemiyor hani. Uçağın içini ya da pisti görsek bile kokpitten ayrılmıyoruz. Kaptan pilot (Carlo Kitzlinger), ikinci pilot (Gordon-Levitt) ve Gökçe (Aylin Tezel) gibi karakterleri tanıyor, aralarındaki ilişkiyi çözüyoruz. Aslına bakarsanız, Vollrath kaçırma olup bittikten sonraki aksiyonlu kısımda da kötü bir iş çıkarmıyor. Oyuncuları uzun çekimlerle vererek endişeyi artırmaya çalışıyor. Ama senaryo demeye bin şahit isteyen bu şeyde neler olup biteceğini çoktan bildiğimiz için en ufak bir endişe duymuyoruz.

2016 yılında Snowden’le inanılmaz bir performans sergileyen Joseph Gordon-Levitt’in dönüşü böyle olmamalıydı. Ama düşününce, herkesin ödemesi gereken faturaları vardır değil mi?

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir