İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

The Willoughbys ve Bir Tuhaf Aile Sevgisi

Yıllardır animasyon filmlerinde kaçırdığımız bir şey oldu mu? Alanda istedikleri gibi top koşturan, Pixar ve Disney’in belirgin bir tarzı var. Bir de Laika ya da Aardman gibi, kendilerini onlardan farklı bir yere koyan stüdyoların birkaç stop-motion filmi var. Ama genellikle, çoğu ana akım animasyon filmi birbirine benziyor. Son iki yıl içinde, yenilikçi stilleriyle taze bir nefes aldıran Klaus, I Lost My Body (filme epey salladığım için linç yemiştim, ama çizimleriyle bir problemim yoktu) ve The Willoughbys gibi animasyonlar ortaya çıktıkça, bu durum daha da netleşiyor. 

The Willoughbys, Ricky Gervais sesiyle konuşan bir kedinin sözleriyle açılıyor: “Hiç ayrılmayan, birbirini iyi ve kötü günde seven ve sonsuza dek mutlu olan ailelerin hikâyelerini seviyorsanız aradığınız film bu değil, tamam mı?” Sanki Lemony Snicket’in Talihsiz Serüvenler Dizisi’nden alıntılanmış gibi geliyor. Ama hayır, bu sözler Lois Lowry’nin 2008 tarihli popüler çocuk kitabından. Hiç beklemediğiniz anda, yaşlandığınız gerçeğinin suratınıza tokat gibi çarpılması kadar güzeli yok…

Film, kitabı ne kadar iyi yansıtabiliyor gerçekten bilmiyorum. Ama izledikçe, The Willoughbys’in; Heidi, Huckleberry Finn’in Maceraları ve Dev Şeftali gibi klasik çocuk kitaplarının parodisi olduğunu fark ediyorsunuz. Tim ve Jane Willoughby kardeşlerin, bazı yetimlerin ebeveynlerinin nasıl öldüğüne dair konuşması başlıca kanıtı. Ama yönetmen Kris Pearn, kasvetli bir yetim masalı anlatmayı reddediyor. Lois Lowry’nin kitabındaki çizimler siyah beyaz olsa da film, Bonibon (gelir durumunuza göre Skittles diye de okuyabilirsiniz) kaplı gökkuşağı renklerinde.

Kalabalık metropolün ortasında, uzun uzun binaların arasında Stuart Little’ın evi gibi küçük, eski bir evdeyiz. Tüm köşeleri, kütüphanesi, vinçleri ve portreleriyle Kyle McQueen’in prodüksiyon tasarımı takdir etmeden geçilecek gibi değil. Bu evde nesiller boyu müthiş bıyıklarıyla yaşayan, müthiş Willoughby ailesi, “Baba” denen adam yüzünden sonbaharını yaşıyor. “Anne” denen kadınla aralarında büyük bir aşk var, gözleri başka kimseyi görmüyor. Kendi öz çocuklarını bile. 

İlgini Çekebilir:  Uzun Mesafe Koşan Askerin Yalnızlığı: 1917

Bu çocuklardan en büyüğü Tim, Willoughby ailesinin bir zamanlar sahip olduğu müthişliği geri kazanmak istiyor. Kız kardeşi Jane, günün birinde gerçek bir aile olabileceklerinden umutlu. Son olarak, tek bir ismi ve kazağı paylaşan Barnaby ikizleri var. Tuhaf huyları ve icatlarıyla, kolaylıkla herkesin favorisi olabilirler. Satırlarca anlatmaya girişmeyeceğim bazı olayların sonucunda bu dört kardeş, bir arada oldukları sürece gerçek bir aile olduklarının farkına varıyorlar. Ebeveynlerinin yanlarında olup olmaması bu gerçeği değiştirmiyor.

The Willoughbys, karakter tasarımları ve stiliyle gözümüze benzersiz geliyor. Çünkü dijital olmasına rağmen, stop-motion gibi hissettirdiği de oluyor. Karakterlerin dokusu, Craig Kellman’ın kil animasyonlarını andırıyor. Zaten yönetmen Kris Pearn, bunun bilinçli bir karar olduğunu söylüyor. İlk aşamada, karakterler için Kyle McQueen ve Craig Kellman birlikte çalışıyor. Ama genellikle Kellman’ın orijinal iki boyutlu tasarımlarına sadık kalınıyor. Çocukların bu kadar cılız olmasının nedeni bu. Diğer karakterler için ise farklı bir tarz yaratılıyor. Böylece, Willoughbys ailesinin eski moda yaşam tarzından tutun da gelenekleri ve değerlerine kadar, modern karakterlerden farklı oldukları vurgulanıyor. 

Görselliğinin dışında, filmi sevmemi sağlayan şey, ebeveynlerin asla değişmemesi. Suçlarını fark edip, kendilerini affetirmek gibi bir çabaya girmiyorlar. Sonuna kadar iğrenç ve bencil kalmayı başarıyorlar. Aksi olsaydı, film bu kadar etki bırakamazdı. 

The Willoughbys, komik, içten ve Evde Tek Başına tarzı yaramazlıklarla dolu. Hikaye tümüyle orijinal değil, kimi zaman klişelerle ilerlediği oluyor. Ama klişe olsa bile, sonunda verilen “Ev, dört tarafı kapalı, üstünde damı olan yer değildir” mesajı her daim yiyor.

İlk yorum yapan sen ol

Cevap yaz