İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

The Platform: Alt Etmeden Önce İkna Etmek

Galder Gaztelu-Urrutia’nın yönettiği İspanyol korku/gerilim türündeki The Platform, hem distopik hem de gerçekçi bir senaryoya sahip. Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu “Panoptikon” hapishane modelinin bir benzeri olan bir yapının içindeki hayat tasviri senaryolaştırılmış.  Işık ve görüntünün harika olduğu yapımın içeriği ise insanı düşünmeye teşvik ediyor.

250 katlı ve her katında iki kişinin yaşadığı bu yapıda insanların dış dünyayla bağlantısı kesilmiş. İçeriye sadece bir eşya sokma hakları var. Ama filmi benzersiz kılan şey yapının ortasındaki boşluktan gelen ziyafet sofrası. Tek sofra 250 katın en sonuna kadar iniyor. Herkesin sevdiği yiyeceklerin olduğu bu masa, her katta belli sürelerde duruyor. Ama sofra aşağıya yemeksiz ulaşıyor. Düşünülmesi gereken nokta işte tam burası.

İlkelliğin ve bencilliğin bu filmde göze sokulduğunu görüyoruz. En üsten aşağı kadar inmemesinin sebebi yemeğin yetersiz olması mı? Yoksa üst kattakilerin doyumsuz olması mı? Bu iki sorunun filmde cevabını bulmak izleyicilere kalıyor. Adeta kapitalizmin işleyişinin güzel bir piyesi. Sosyalizme karşı eleştirel diyalogların olduğu bu filmde aslında sosyalizm vurgusu yapılırken kapitalizm yerilmiş. Filme bu şekilde hoş bir espri katılmış.

Filmin alt metninde “doyumsuz olmanın kimseye faydası olmadığı” vurgulanıyor.  Filmde kimsenin gerçek olarak düşünmediği bir çocuk ve onu beslemeye çalışan bir anne söz konusu. Herkes kadının delirdiğini ya da oyuncu olduğunu düşünüyor. Buradan yola çıkarak anlatılmak istenen, aslında göz ardı ettiğimiz bir gelecek kuşağın olduğu ve hiçbir suçları yokken çok fazla şeyden mahrum kalacaklarını izleyiciye göstermek.  

Alt metninde vurgulanan ikinci şey ise herkes doyumsuz olur ve başkalarını düşünmezse filmdeki yiyecek gibi kimsenin faydalanamadığı ve aç kaldığı bir ortam oluşur. The Platform, değişen dünya koşullarını, değişen ekonomik düzeni izleyiciye gösteriyor. Aynı zamanda aç gözlülüğün sonucunda insanların ilkelleşmesi ve vahşileşmesi ilgi çekici görüntülerle ortaya koyuyor.

Yönetmenin ve ana karakterin amacı aynı alt etmeden önce ikna etmek istiyor. Filmdeki “panna cotta”* gibi mesaj tatlı ve lezzetli bir şekilde yukarıdakilere ulaşıp mesajı iletti mi? Bunu ise sadece izleyici yorumlayacak.  Filmin göze batan olumsuz yanı ise ana karakterin yardımcı rolünde siyasi bir oyuncunun seçilmesi. Irkçı bir mesaj olarak algılanabilecek yorumlar yöneltilebilir. Başından beri iki ana karaktere yer verilebilir veyahut ırk mevzusu filme karıştırılmayabilirdi.

*Panna cotta: Jelâtin ile kalınlaştırılmış ve kalıplanmış şekerli bir İtalyan tatlısıdır.  

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir