İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kendi Filminde Yan Karakter: Seberg

Kristen Stewart stars in SEBERG

ean Seberg’in hayatı için birçok şey söyleyebiliriz. Cesur, ilham verici ya da trajik… Ama sıkıcı? Asla! Bu yüzden, onu anlatan bir filmin böylesine sıkıcı ve aptalca olması kalbimi kırıyor. Düşünsenize, her anlamda mücadele dolu bir hayat. Bir yanda Seberg ve Kara Panterler; diğer yanda hükümet, medya ve FBI. Bunun iyi bir film olması gerekiyordu. İlginç ve dramatik bir hikayeyi, hayal edemeyeceğim kadar beceriksizce kotarmak da ayrı bir başarı olsa gerek.

Filmin, bir tiyatro yönetmeninin elinden çıktığı çok belli. Benedict Andrews ilk filmi Una’da olduğu gibi, iyi bir şey ortaya koyamıyor. Andrews, artık tiyatroya ağırlık vermeli. Çünkü film yapmaya ne kadar hevesli olursa olsun, bunun için pek de bir yeteneği yok. Çoğu karenin, durağan bir orta boy çekim olması affedilebilir bir şey değil. 60’ların sonunda Hollywood’dasın ve kahramanın, FBI yüzünden aklını yitirmek üzere. Yaratıcı bir şeyler yapmak için daha neyi bekliyorsun?

Ama buradaki baş suçlu, senaryo. Seberg adındaki bir filmde Seberg’ten çok, kurgusal bir FBI ajanını izliyoruz. Üstelik, bugüne kadarki tüm FBI klişelerinin tek vücutta toplanmış halini. Aldığı önemli dava yüzünden ailesini ihmal eden, “altın kalpli” bir ajan. Onun hikayesini anlatmaya değer kılan ne? Hem de halihazırda milyonlarca kez anlatılmışken. Seberg, kendi filminden dışlanıyor. Bir yan karaktere indirgeniyor. Joe Shrapnel ve Anna Waterhouse, gerçekten gördüğüm en tembel senaristler. Gerçek insanların karakter ya da ilişki dinamiklerinin gelişimi yerine, kurgusal bir adamı anlatarak 102 dakikayı şişiriyorlar. Tabii bu esnada, Seberg takip edildiğinden şüphe duyuyor. Haklı olduğunu görüyor, ama kimseyi inandıramıyor. Kimseye güvenemiyor, gittiği her yerde diken üstünde. Buna rağmen, yaşadığı dehşet karşısında kayıtsız bırakılıyoruz.

Yetmezmiş gibi, Seberg’in insan hakları savunuculuğunun da altı oyuluyor. Seberg, empatik ve nazik bir kadındı. Bir oyuncu olarak, adının ışıklı tabelaları süslemesini önemsemiyordu. O, önemli bir davanın parçası olarak hatırlanmayı tercih ediyordu. Haksızlığa birinci elden tanık olduğu dünyada, iyi bir şeyler yapmak istiyordu. Bunun için birçok insan hakları kampanyasına destek veriyordu. Film ise Seberg’in siyahi haklarını savunmasının nedenini başka yerlerde arıyor. Tüm bu işlere, Kara Panterlerin ikinci adamı Hakim Jamal’la yaşadığı yasak aşk uğruna bulaşmış gibi gösteriyor. Seberg’in biyografisini kaleme alan Gary McGee, böyle bir şeyin yaşanmadığını söylüyor. Bu iddiayı ortaya atmanın, FBI’nin değersizleştirme taktiklerinden ne farkı var?

Filmi, bir sahnesi çok güzel özetliyor aslında. Bir gazeteci, Seberg’e “Jean Seberg kimdir?” diye soruyor. Seberg’in menajeriyse “Lütfen, filmle ilgili olsun.” diyor. Film, kahramanı hakkında içgörü sunmak yerine, yalnızca kendine odaklanıyor. Bittiğinde, Seberg’in kim olduğunu bilemiyoruz. İnsan haklarını savunmak için verdiği mücadele hakkında bir fikrimiz yok. Sonuçta, Amazon’un yapımcılığını üstlendiği bir filmden bahsediyoruz. Seberg’in hükümet karşıtı duruşunu seyreltme çabası bundan. Ama o kadar ileri gidiyor ki, sonunda onun hayatını mahveden FBI ajanını iyi adam olarak gösteriyor. Gerçekten çok iyi biri, sormayın gitsin. Seberg’i intihara sürüklüyor, ama sonrasında üzülüyor. Ne büyük acılar var şu hayatta, görüyor musunuz? Keşke bu ajanın acılarını konu alan bir film yapılsa!

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir