İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sınırların Ötesinde: Gräns (Border) İncelemesi

İranlı yönetmen Ali Abbasi’nin son filmi Gräns (Sınır), John Ajvide Lindqvist’in aynı adlı romanından uyarlanmış. İsveç dışındaki izleyiciler, Lindqvist’i 2008 yılının indie korku hiti, Let the Right One In filminin yazarı olarak hatırlayacaktır. Let the Right One In ve Gräns, ortak temalara sahip. Her ikisinde de toplum acımasız – özellikle, belirlediği kalıba uymayanlara karşı. İki filmde de toplumdan dışlananlar, toplumun yanlış kabul ettiği bir nokta üzerinden yakınlık kuruyor. Her ikisi de doğaüstü yaratıkları sosyo-gerçekçi biçimde ele alıyor.

Sınır, Tina’nın hikayesi. Tina (Eva Melander) dışlanmış bir kadın ve alışılmadık görünüşü nedeniyle dışlandığını uzun süre önce kabullenmiş. İsveç limanında çalışıyor ve her kaçakçılık girişimini kendine has yöntemleriyle fark ediyor. Ormanda bir kulübede, sırf “etrafta birileri olsun” diye tembel ve ilgisiz Roland’la (Jörgen Thorsson) birlikte yaşıyor. Sürekli ziyaretine gittiği babası, normal bir ilişkiye sahip olduğu tek kişi gibi görünüyor, ama o da bir süre sonra Tina’yı bile hatırlayamayacak. Öte yandan Tina’nın, ormandaki meraklı tilkiyle, devasa ren geyiğiyle ya da yemyeşil ağaçlarla arasında bambaşka bir uyum var.

Çok geçmeden Vore’yle (Eero Milonoff) tanışıyoruz. Yüz hatları, vücut yapısı Tina’yla aynı – gözleri, yüzündeki kemiklerin ardına gömülmüş, dişleri sivri ve biçimsiz, alnı çıkık. Vore’nin kokusu, Tina’nın kafasını karıştırıyor, onu cezbediyor. Aslına bakılırsa Vore’nin tuhaf alışkanlıklarından da hoşlanıyor gibi görünüyor, ama bunlar toplumun yanlış olduğunu söylediği şeyler. Tina, hislerini anlamlandırmakta zorlanıyor. Çünkü o, Vore gibi değil. Onun bir işi, arabası, evi, sevgilisi ve ailesi var. Halbuki, Tina bütün bunlara toplum öyle uygun gördüğü için sahip, kendi istediği için değil. Vore, Tina’ya gerçekte ne olduğunu gösteren kişi oluyor: O, bir trol.

Anlatının bu noktasında, Tina’nın hikayesi birçok yönden trollerin İskandinavya’da yüzlerce yıldır nasıl temsil edildiğini gösteriyor – yabancılaşmış ve insan toplumundan dışlanmış… Bu, İskandinav folklorunun troller konusunda hep tutarlı olduğu anlamına gelmiyor elbette. John Lindow’un Trolls: An Unnatural History kitabında belirttiği gibi, “[e]ski Norveççe’de, trol kelimesi birçok şey ifade ediyordu – devler, baş belası insanlar, hatta baş belası hayvanlar” (s. 12). Ancak Hıristiyanlaşmadan sonra trol figürü, bugün bildiğimiz çirkin, kindar ve genellikle tehlikeli görünümünü kazanıyor.

Trollerin kökeni hakkındaki bir hikaye, onları direkt semavi dinlerle bağdaştırıyor. Hikayeye göre, bir zamanlar troller de Havva’nın çocuklarıydı. Ama Havva, trollerden utandığı için onları Tanrı’dan saklıyordu. Havva’nın sır saklamasını cezalandırmak için Tanrı, onları tümüyle görünmez yaptı. Annelerinden gizlenen troller, sevilmediklerini hissetmeye başladı. Annelerinin görebildiği ve sevdiği insan çocukları kıskandılar ve öfkelendiler. Bu demek oluyor ki insanlar ve troller yalnızca ortak bir kökeni değil, aynı zamanda bir anneyi paylaşıyor. İnsanlar ve troller kardeş. Aralarındaki tek fark, annelerinin onlara nasıl davrandığı. Dolayısıyla bu hikaye, trollerin neden “ötekileştirmenin güçlü ve kalıcı bir sembolü” (s. 9) olduğuna da ışık tutuyor. Çünkü aslında troller, insan kardeşlerinden farklı değil. Onların da bir ailesi var – onlar da yemek yiyor, uyuyor, aşık oluyor ve ölüyor. Perilerin, elflerin ya da diğer doğaüstü yaratıkların aksine, onlar da ölümlü bedenlerine en az insanlar kadar mahkumlar. Ancak bu beden, insan normlarına uymadığı için dışlanıyor. Karşılığında, onlar da insan sevgisini reddediyor ve onu yok etmeye çalışıyorlar. İskandinav ve Kelt folklorunda trollerin en sık işledikleri suç, kendilerine karşı işlenmiş orijinal suçun yansıması: Bir insan bebeğini çalıp, yerine kendi türlerinden bir bebeği yerleştirmek.

Sınır, Tina’nın hikayesini ele alırken İskandinav folklorunun birçok yönünü yansıtıyor aslında. Yeni keşfettiği trol alışkanlıklarından zevk aldığını gösteren sahneler, filmi daha ilgi çekici ve özgürleştirici hale getiriyor. Bununla birlikte Lindqvist, trol mitine yepyeni bir boyut kazandırıyor. Görünüş ya da damak zevki anlamında insanlar gibi olmamanın yanında, trollerin ikili cinsiyet normlarına da uymadıkları ortaya çıkıyor. Tina’ya, hayatı boyunca bir kadın olduğu söylenmiş olabilir, ama aslında öyle mi? Vore de ilk bakışta, erkekliğin karikatürü gibi görünüyor: İri cüsse, gür ve hırıltılı bir ses, tehditkar bir duruş… Fakat bu erkeklik belirtileri yalnızca yüzeyde ve kimin, nasıl yorumladığına göre değişiyor. Tina ve Vore ormanda çırılçıplak koşuyor, gölde yıkanıyor ve yağmurun altında kükrüyor. İstediklerini yiyor, istedikleri şekilde birlikte oluyorlar. Böylece Abbasi’nin Sınır’ı, sınırları ortadan kaldırıyor. Bedenlerin coşku dolu kutlamasına dönüşüyor. Hem de kuir, interseks, trans; insan, trol ya da hayvan fark etmeksizin.

Lindow, John. Trolls: An Unnatural History. Reaktion Books Ltd., 2014. 

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir