İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Küçük Kadınlar, Büyük Hayal Kırıklığı

Dönem filmlerinin büyük hayranı değilim. Her zaman onlara karşı biraz ön yargılı olduğumu da itiraf etmeliyim. Ama hayatımda ilk kez, bir dönem filmini izlerken bu kadar ağladım. Bu yüzden Greta Gerwig’e teşekkür etmek istiyorum. Sadece beni haklı çıkarmakla kalmadı. İntiharın eşiğine getirerek, hayatımın böylesine kötü filmler izlemek için fazla değerli olduğunu da hatırlattı.

Little Women, belki de en çok uyarlanan romanlardan biri. Her birkaç yılda bir ya film ya da dizi olarak tekrar hortluyor. 1917 yılından beri milyonlarca kez izledik. Zavallı Beth, ölme konusunda Sean Bean’i bile solladı. Bu kadar iyi bildiğimiz bir hikaye için masaya yeni şeyler koymak öyle kolay değil. Bu yüzden Greta Gerwig’in filmini merakla bekliyordum. Gördüğüm ise 135 dakika boyunca yerlerde sürünen, zavallı bir hikaye oldu. Öyle ki film nihayet bittiğinde, The Irishman’den daha uzun sürdüğüne yemin edebilirdim. Beth yine de içimizde en şanslı olandı, en azından filmden erken çıkabildi.

Greta Gerwig’in, cesur seçimler yapma çabasına saygı duyuyorum. Ama seçimlerinin hiçbiri doğru sonuç vermiyor. Doğrusal olmayan anlatının, buna gerek olmayan bir filme auteur’lük damgası basmanın ötesinde sanatsal bir nedeni yok. Tümüyle yanlış olan bu seçim tüm dramatik gerilimi ortadan kaldırdığı gibi, karakterlerle bağlantı kurmamızı da engelliyor. Bir hikaye gözlerimiz önünde parça pinçik ediliyor. Ortada bütün halinde bir şey kalmayana kadar. Yine de Yorick Le Saux’un sinematografisi mükemmel, bunu kabul etmek gerek. İzleyiciyi farklı zaman dilimlerine yönlendirirken iyi bir iş çıkarıyor. Hangi olayın, ne zaman gerçekleştiğini anlamak zor değil. En büyük sorun, hikayeyi geri dönüşlerle anlatmanın herhangi bir gerilime nasıl etki ettiği. Gerwig, bize her olayın bir nedenini, paralelini ya da sonucunu gösterme eğiliminde. Bu bilgi yığının içinde, olaylar tüm etkisini kaybediyor. Dram ve gerilim dolu olabilecek anları, birkaç dakika içinde çözüleceğini bilerek izliyoruz. Mantıklı bir sırayla anlatmak, olayların sürprizini ya da etkisini koruyabilirdi.

Küçük Kadınlar adındaki bir filmde, en düzgün performansı bir erkekten göreceğimi tahmin etmezdim. Bay Lawrence rolündeki Chris Cooper, birkaç sahnede olmasına rağmen etkileyici bir iş çıkarıyor. Çünkü, Cooper’ın şansına, sahneleri kronolojik sırasını koruyor. Karakter gelişimini net bir şekilde görebilmemiz, Cooper’ın parlamasına neden oluyor. Bir karakterin duygusal yolculuğunu doğru sırayla izlemenin daha iyi sonuç vermesi ne kadar da ilginç değil mi?

En silik performansları ise Emma Watson ve Eliza Scanlen’den izliyoruz. Suç tümüyle onlarda değil, senaryo onlara hiç adil davranmıyor. Beth ve Meg, geliştirme zahmetine girilmemiş karakterler. Meg’in tek özelliği fakir bir adamla evlenmiş olması. Beth’in ise piyano çalması. Bay Lawrence’la olan ilişkisi bile ikna edici değil. Ölümü ise sadece Jo’nun karakter gelişimine yarıyor. Ama bu anlamda ödülü Meryl Streep kimselere kaptırmıyor. March Hala olarak kariyerindeki en acınası karakterlerden birine hayat veriyor. Tabii buna hayat denirse.

Buna rağmen, Küçük Kadınlar herkesin göz bebeği. Her yerde ne kadar muhteşem olduğu konuşulup duruyor. Beklenen bir tepki. Çünkü sinema severlerin pamuklara sarıp sarmaladığı herkes bu filmde. Başta da Timothée Chalamet geliyor. Florence Pugh, Louis Garrel, Saoirse Ronan, Emma Watson… Zaten filmi yöneten Greta Gerwig. Filmin kötü olduğunu kimsenin kendine itiraf edememesinin nedeni bu. Kadro iyi olduğu sürece film de otomatik olarak övgüye boğuluyor. Bu sene aynı vakayı, Knives Out’ta da gördük. Hikayedeki ya da karakterlerdeki aksaklıkların önüne geçecek kadar büyük isimler koymak yeterli. Günün sonunda Amy March’ı umursayan falan yok. Florence Pugh için oradalar. Bu yüzden 24 yaşındaki bir kadının, 12 yaşındaki Amy olarak yerlerde tepinmesi falan da göze batmıyor.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir