İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Kutsal Geyiğin Ölümü İncelemesi

“Bir film, ayakkabının içine kaçmış bir taşa benzemelidir,” der Lars Von Trier. Sennur Sezer ise bu söze binaen şunu söyler: Ayakkabının içine kaçan taşın rahatsızlığı taşı çıkardıktan sonra da bitmez, bilirsiniz. Sinemayı bu şekilde yorumlayan yönetmenler öyle filmler yapar ki film, adeta izleyenlerin yakasına yapışır. Sinema salonunu terk ederken ebeveyni tarafından azarlanmış bir çocuğa dönüşürüz. İşte Yorgos Lanthimos da bizi azarlamayı seven yönetmenlerden biri.


Kutsal Geyiğin Ölümü (The Killing of A Sacred Deer), Lanthimos’un gergin atmosfere sahip filmlerinden. Başlangıcından itibaren bunu vadediyor ve bu konuda finale kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Neyle karşılaşacağımızı bilmeden izlemeye başladığımız filmde perdeye yansıyan ilk görüntü, -fonda çalan Schubert’in Stabat Mater d383’ü eşliğinde- açık kalp ameliyatı yapılan bir hastanın yakın plan çekilmiş kalbi oluyor. Daha bu sahneden anlıyoruz taşın ayakkabımıza girdiğini. Kameranın yavaşça yaptığı zoom out (uzaklaşma) hareketiyle doktorların ellerini görüyoruz ve sahne yavaşça kararıyor.

İlk sahneden itibaren filmde sıkça kullanılan bu kamera hareketinin, anlatıya yaptığı katkıdan ayrıca bahsetmekte fayda var. Yakın plan çekimler bizim, perdedeki özneyle yakınlık kurmamıza, hatta onun yerine geçmemize sebep oluyor. Zoom out hareketiyle kamera uzaklaştıkça öznenin içinde bulunduğu durumu daha iyi anlıyor ve yaşadıkları sanki bizim başımıza gelmiş gibi hissediyoruz. Bu da filmi izlerken yaşadığımız tedirginliğin artmasına sebep oluyor. Zaten bolca kullanılan uzun planlar da tuzu biberi… Kendimizi filme kaptırıp olaylara çözüm istemenin de ötesinde intikam duygusuna kapılıyoruz.

Sonraki sahnede kalp cerrahı olan Doktor Steven Murphy’yle (Colin Farrell) tanışıyoruz. Filmin tamamını göz önünde bulundurduğumuzda Steven’in soyadının da rastgele seçilmediğini düşünebiliriz çünkü filmde başına gelenler, Murphy Kanunları’nın fikir babası Edward Murphy’nin “ters gidebilecek her şey ters gider”sözüne uygun olarak ters gidiyor. Görünüşte Steven; göz doktoru olan eşi Anna (Nicole kidman), oğlu Bob (Sunny Suljic) ve kızı Kim’den (Raffey Cassidy) oluşan küçük, düzgün bir aileye sahip. Tabii ki, Lanthimos tarafından henüz sınanmamış olan bir aileden bahsediyoruz. Zaten yönetmenin filmlerinde kurduğu aile tipleri ilk bakışta gayet steril durmaktadır. Ancak aile içi dinamikleri yakından gözlemlediğimizde bir tuhaflık olduğunu anlarız. Kynodontas’ta (Dogtooth, Köpek Dişi) çocuklarının dış dünyayla bağlarını tümden kopararak onları kötülüklerden korumaya çalışan bir aileyi görürüz. Her şey, anne-babanın istediği gibi gitmektedir. Çocuklar gökte uçan uçakların bahçelerine düşmesini isteyecek kadar saftır. Düşen her uçak, gökyüzünde göründüğü haliyle, yani ufak bir maket oyuncak olarak gelir bahçelerine. Bu kusursuz (!) aile, oğullarının cinsel ihtiyaçlarını karşılaması için evlerine getirdikleri kadının, çocuklardaki bu saflığı fırsata çevirmeye çalışmasıyla bozulur. Farkında olmadan dış dünyayla tanışan çocuklar doğal olarak meraklanmaya başlar ve aile altüst olur. Kutsal Geyiğin Ölümü’nde kurulan aileyse Köpek Dişi’ndekine kıyasla daha normal olsa da tam anlamıyla değil. Bunda karakterlerin donuk tipler olmasın da etkisi büyük. Hatta filmdeki tüm karakterler böyle. Bu durum, doğal olarak diyaloglara da yansıyor. Anna’nın yatmadan önce, “yarın kek yapacağım ve senden başka kimse tadına bakamayacak” demesinin ardından Steven’in öyle bir “zavallı çocuklar” deyişi vardı ki, orada aslında çocukların o güzel keki yiyemeyecek olmasına üzülmüyor, “şu film bitse de gitsek” demek istiyormuş gibiydi. Bu gibi sahnelerde rahatsız edici olsa da, filmin tamamı dikkate alındığında, karakterlerin tavırlarındaki soğukluğun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılabiliyor. Yine de bazı izleyiciler tarafından diyaloglar yapay bulundu ve bu durum, filmden nefret etmelerine sebep oldu.

Film ilerledikçe, Steven’in alkollüyken ameliyat ettiği bir hastanın hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Ölümünün ardından Steven, adamın oğluna yakınlık göstermeye başlıyor. Böylece, Martin’le (Barry Keoghan) tanışıyoruz. Tanıdık geldi mi? Martin, ailenin başına Lanthimos tarafından açılan belanın ta kendisi. Steven, kendi ailesi dahil kimseye bir şey söylemeden; onunla ara sıra buluşuyor, vakit geçiriyor ve ona hediye alıyor. Hatta onu kendi ailesiyle bile tanıştırıyor. Her ne kadar, aradaki mesafeyi korumaya çalışsa da bir süre sonra işler kontrolünden çıkıyor. Kim’le aralarında meydana gelen aşkı düşünecek olursak, işlerin iyice çıkmaza girdiği su götürmez bir gerçek. Martin’in tavrı da tehditkarlaşmaya başlıyor. Olayların patlak vermeye başladığı noktaysa Bob’un hastalanması. Öyle bir hastalık ki hiçbir tanımı, teşhisi bulunamıyor. Çaresiz, Martin’in buluşma isteğini kabul etmesiyle birlikte hem Steven hem de biz yaşananların nedenini öğreniyoruz. Martin’in deyişiyle, babasının ölümünden sorumlu olan Steven, dengeyi sağlamak için kendi ailesinden birini öldürmek zorunda. Gerekeni yapmaması halinde, Steven hariç herkes üç aşamalı bir şekilde ölecek: bir, bacakların felç olması; iki, açlıktan ölme derecesine kadar yemeyi reddetme; üç, gözlerin kanamaya başlaması; ve dört, ölüm! Üçüncü aşamaya geldikten sonra geri dönüş olmuyor. Yani bir bakıma gerekeni yapmayan bir baba yüzünden ölüme mahkum olmuş birinin kendi cenazesine ağlaması diyebiliriz.

Anna, çocuklarının hastalığına üzülen bir anne olmaktan çıkıp kendisine de uğrayacak olan felaketten paçayı kurtarmaya çalışan birine dönüşüyor. Martin’in evine gidip, “eğer kocam bir hata yaptıysa neden bunun bedelini benim ve çocuklarımın ödemesi gerekiyor, anlamıyorum” dediğinde martin, babası öldükten sonra onu spagetti yerken görenlerin, aynı babası gibi yediğini söylediklerinden bahsediyor. Sonrasında herkesin spagettiyi aynı şekilde yediğini öğrendiğinde yaşadığı üzüntünün, babasının ölümüne duyduğu üzüntüden daha fazla olduğunu söylüyor. Bu diyalogda Martin’in anlatmak istediği şey, hayatta kimsenin özel olmadığı. Ona göre herkes kendisinin farklı olduğunu ve başına gelenleri hak etmediğini düşünse de bu sadece bir yanılgıdan ibaret. “Bu olan bitenler adil mi, değil mi bilemem ama adalete en yakın şey olarak aklıma sadece bu geliyor,” dediğinde, kimlerin zarar göreceğini değil, sadece adaletin yerini bulmasını umursadığını anlıyoruz.

İlgini Çekebilir:  Fatih Akın'ın Altın Eldiven'i

İlginç bir detay: filmin resmi web sitesinde “doktora görün” başlıklı bir sayfada, bir nevi kişilik testine benzeyen bir bölüm çıkıyor ve size belli sorular soruluyor. Bu sorulardan bir tanesi “özel olduğunu düşünüyor musun?”


Martin’in şartını yerine getirmekten başka çareleri olmadığını anladıklarındaysa ölüm korkusu, aile bireylerinin -haklı olarak- bencilleşmesine yol açıyor. Öyle ki çocuklar babalarına kendisini daha uslu göstermeye ve alttan alta diğerini öldürmesinin daha iyi olacağı mesajını vermeye başlıyor. Anna, seksi elbiselerle Steven’in vazgeçilmezi olmaya çalışıp “bana göre en mantıklısı çocuklardan birini öldürmek. Çünkü yeniden çocuk yapabiliriz,” bile diyor alenen. Steven, yaşamasına izin vereceği çocuğun en iyisi olması için okul idaresiyle görüşerek çocukların okuldaki durumları hakkında bilgi almaya çalışıyor. Sonunda tüm aile üyelerini salonda elleri ve ağızları bantlanmış şekilde oturtuyor. Kafalarına yastık kılıfı geçiriyor. Kendi gözlerini de bir bere yardımıyla kapattıktan sonra olduğu yerde dönerken tüfeğini ateşliyor. Böylece seçim yapmak yerine işi şansa bırakmış oluyor.

Film boyunca birçok tahminde bulunsak da Martin’in sebep olduğu bu hastalığın ne olduğunu ya da nasıl bulaştığını öğrenemiyoruz. Aslına bakarsanız hastalık bulaşıcı bir şey de değil. Yine de Martin’in getirdiği hediyelerden veya limonatadan şüphelenmeden edemiyoruz. Bu şüphemizin doğru olmadığını öğrendiğimiz sahneyse çocuklar hastanede yatarken Martin’in Kim’le telefonda konuştuğu sahne. Martin konuşmaları sırasında ondan pencereye çıkmasını istiyor. Felç olduğu için, “bunu yapabileceğimden emin değilim ama senin için deneyeceğim,” yanıtını veren Kim, sanki hiçbir şeyi yokmuş gibi pencereye kadar yürüyor. Martin’in izniyle hastalığa mola verebilmesinden bunun, doğaüstü bir durum olduğunu anlıyoruz.

Peki, işin aslı ne? Maalesef bu sorunun cevabı filmin içinde değil. 70. Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo ödülü kazanan Kutsal Geyiğin Ölümü, Yunan Mitolojisindeki Iphigenia Tragedyası’sından beslenen bir film. Dolayısıyla cevap bu tragedyada saklı. Hikayeyse şöyle:

İlgini Çekebilir:  Sinema Tarihini Değiştiren Sahne: 78/52 Belgeseli

Truva Kralı Priamos ve Hakabe’nin oğlu Paris, Sparta Kralı Menelaos’un karısı Helen’i kaçırır ve bu yüzden Troya (Truva) savaşı çıkar. Bunun üzerine Menelaos ve Miken Kralı olan kardeşi Agamemnon’un önderliğinde donanma kurulur. Agamemnon’un, Artesmis’e adanmış olan hayvanlardan birini öldürerek işlediği suç nedeniyle Artemis öfkelenir ve tam yelken açacakları sırada bütün rüzgar kesiliverir. Artemis’in öfkesi, ancak Agamemnon kendi kızı Iphigenia’yı ona kurban ederse geçecektir. Agamemnon çaresiz, kızını kurban etmeyi kabullenmek zorunda kalır. Ancak Artemis, sonunda kıza acır ve onun yerine kurban edilmesi için bir geyik gönderir. Kutsal geyiğin ölümüyle birlikte Artemis’in öfkesi diner ve gemiler yola çıkabilir.


Üstelik Lanthimos, esin kaynağını filmin içerisine bir ipucu olarak bırakmayı ihmal etmemiş. Steven, çocukların durumunu öğrenmek için okula gittiğinde konuştuğu görevli ona, Kim’in edebiyat ve tarih derslerinde çok iyi olduğunu, Iphigenia Tragedyası üzerine harikulade bir yazı yazdığını, söylüyor. Lanthimos sanki bize, “Martin’in bunları nasıl yaptığını filme koymadım gidin biraz Yunan Mitolojisi okuyun,” diyor gibi.

Yani Martin’in gücü de Steven’in çaresizliği de buradan geliyor. Bir yandan, yüzündeki aptal ve boş bakışlarıyla bile nefret uyandıran bir ergenin Artemis yerine konmasının, yani ona tanrılık atfedilmesinin mantıklı olduğunu söylemek güç. Ancak öte yandan, hikayedeki bu unsuru daha somut şeylerle değiştirmenin daha iyi olacağını da söyleyemeyiz. Eğer hastalık, doğaüstü nedenlerden meydana gelmeseydi de Martin limonataya kattığı bir şeylerle onları hasta etmiş olsaydı film bu kadar etkileyici olur muydu, tartışılır.

İlk yorum yapan sen ol

Cevap yaz