İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Tavşan Deliğinde Hitler: Jojo Rabbit İncelemesi

Duyar kasmanın olimpik bir spora dönüştüğü günümüzde, sürüp giden bir tartışma var. Bugün “böyle bir film” yapılabilir mi, yapılamaz mı? Bu kategoriye giren filmlerin, ne gibi özelliklere sahip olduğu da belirsiz üstelik. “İnternet kültürünün sanatı kısıtladığını” düşünenlerin tartışmayı en sevdiği konu bu. Bugün “yapılamayacaklar” arasında, The Great Dictator ve Bad Boys gibi farklı farklı filmler var. (Spoiler: Jojo Rabbit ve Bad Boys 3, yakın dönemde vizyona girdi.) İnternet trolleri ne derse desin, bugün “böyle bir film” yapmak hala mümkün. Taika Waititi imzalı Jojo Rabbit’e bir bakın. Holokost üzerine bir komedi. Böyle özetleyince pek iç açıcı durmuyor, farkındayım. Zaten böyle bir konuda komedi yapmak, her zaman ince bir ip üzerinde yürümek gibiydi. Yaşanan dehşete gözlerini kapatmadan insanları güldürmek kolay bir iş değil. Ama 98’de Roberto Benigni, Hayat Güzeldir’le bunu başardı. Şimdi gösteri sırası, Taika’da.

Jojo, 10 yaşında bir Nazi. 1940’larda büyüme talihsizliğine sahip her Alman çocuğu gibi. Daha beşikten, üstün ırk masallarıyla beyni yıkanıyor. Bu çılgın zamanlarda ona tek destek olan kişi de hayali arkadaşı. Yani, Adolf Hitler’in ta kendisi! Elbette, filmin Hitler’i sevimli göstermeye çalıştığı falan yok. Hikaye, 10 yaşında bir çocuğun perspektifinden anlatılıyor. Üstelik bu çocuğun, aşırı sağ milliyetçi düşünceleri var. Babası ortalarda yok ve elinde, baba figürü olarak ülkesini yöneten adam kalmış. Başlarda hayali Hitler’in bu kadar “masum” olmasının nedeni bu. Düşman belletilenin aslında öyle olmadığını gördükçe, Jojo’nun düşünceleri değişiyor. Hayalinde yarattığı Hitler de, gerçekte olduğu gibi zalim bir diktatöre dönüşüyor. Bu, karanlık bir toplumda büyümenin (ve geniş bir hayal gücüne sahip olmanın) hikayesi aslında. O yüzden Jojo’nun hayal gücü, o kadar da spekülatif gelmiyor. Yanlış yönlendirilen her çocuğun sahip olabileceği türden çarpık hayaller bunlar. Günün sonunda önemli olan, kötülük hüküm sürerken insanın iyi olmayı seçebilmesi. Fikirler değişebilir; nefret, sevgiye dönüşebilir.

Taika’nın güçlü olduğu nokta bu. Çocuksu komediyi, samimi duyguları ve konunun karanlığını mükemmel şekilde dengeliyor. Açıkçası onun tarzını, Edgar Wright ile Wes Anderson arasında bir yerde konumlandırıyorum. Jojo Rabbit’i izlerken, bunu bir kez daha hissettim. Tüm o set, kostüm ve renkler! Hiçbir II. Dünya Savaşı filmini bu kadar renkli göremezsiniz. Bazı aksaklıklar olduğunu kabul ediyorum. Ama filmin başardığı şeyleri düşününce, hepsine katlanılabilir. Filmin muazzamlığı; Taika’nın neyi sezdireceğini, neyi açıkça gösterip neyi göstermeyeceğini çok iyi bilmesinden geliyor. Evet, hepinizin bildiği o sahneden bahsediyorum. Üzgünüm Tarantino, ama filme aldığın hiçbir ayak bu filmdeki kadar beni etkileyemezdi. 

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir