İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Honeyland İncelemesi

Honeyland’i izlemeye karar verdiğimde korktum. İzlemeye başladığımda da bir süre korkmaya devam ettim. Film bir buçuk saatti. Bunca zamanımın boşa gitmesinden korkuyordum. Ama öyle olmadı. Beni kendine hayran bıraktı. Harikulade bir iş çıkmış ortaya. Hani kurgusal filmler izlerken biri ölünce, “Gerçekten değil rol icabı ölüyor” diye avutuyoruz ya çocukları, işte burada onu yapamazsınız.

Belgesellere aşığım ama belgesel deyince akla gelebilecek pek çok şey var. Yani bozulmuş bir kavram bana göre. Akla gelebileceklerden bir tanesi kırsal kesimlere gidilip yaşlı insanların çekildiği filmler. Sağ olsun, TRT Belgesel kanalında çokça görebilirsiniz bunlardan. Aslında hiçbir hikayesi olmayan birkaç yaşlı, “Ah yavrum, ne zorluklar çektik” diye ağlar bu filmlerde. Yoksulluktan, imkansızlıklardan bahsederler. Doktor, hastane bulamadıklarını anlatırlar. Bolca ağlarlar. Yine aynı ağızlardan, köyde olmanın avantajlarını dinlersiniz. Her şeyi organik tükettikleri için ne kadar sağlıklı yaşadıklarını da duyarsınız. Sonra bu yaşlılardan biri -mutlaka- radyo açar. Yanık bir türkü eşliğinde uzaklara bakarlar… Yine ağlarlar. Bittiğinde, kente göç etmek isteyip başaramamış ve köyde iyi kötü geçinip herkes gibi yaşlanmış birinin boş hikayesini dinlemiş olursunuz.

Sürekli çekiliyor bunlardan. Anlatılanlar, herkesin başına aşağı yukarı gelen şeyler. Kentlerde de sıkıntılar çekilir. İnanmayacaksınız kentlerde de insanlar yaşlanır. Peki neden kentli bir yaşlıyı kaydetmiyorlar? Çünkü bayılıyoruz beton binalarımızın içinde, son teknoloji ekranlarımızdan yeşil kırlardaki, çamurdan yapılmış ev manzarası izlemeye. Bense tahammül edemiyorum böyle bomboş filmlere. İşte bu yüzden, Honeyland’in de bu tarzda olmasından korkuyordum. Hikayesi çoğunlukla sakin. Olayları çok fazla anlatıp izleme keyfinizi kaçırmak istemiyorum. Onu iyi yapan unsurlara değinmek daha doğru olacak. Ben de öyle yapacağım.

Anlatıcının olduğu ya da röportaj şeklinde gerçekleşen belgesellerde hikayenin çarpıtılabilmesi sorunu vardır. Ya önceden bir senaryo yazılıp görüntüler ona göre çekilir ya da insanlara yöneltilen sorularla ağızlarından duymak istenen cevaplar alınır. Anlayacağınız, belgesel türü için hoş bir hareket değil. Yine de gerekli olduğu noktalar var. Çünkü bu taraklarda bezi olmayan insanları kamera karşısına koyarsanız, far görmüş tavşana dönerler. Hiçbir şey anlatamazlar. Honeyland’de bunların ikisi de yok. Hatice ve annesinin hikayesini olduğu gibi kaydediyorlar. Buna rağmen şaşırılacak derecede samimi bir film çıkmış ortaya. Sebebiyse belgesel ekibinin, öyle birkaç günlüğüne değil, tam 3 yıl boyunca onlarla birlikte yaşaması. Hem de Hatice’nin konuştuğu dili anlamamalarına rağmen! Hatice, Makedonya’da yaşayan bir Türk. Yaşadıkları yere sonradan gelen aile de Türk. Ekip, hiç bilmediği bir dilin konuşulduğu film çekiyor. Olayların doğallığını varın siz hesap edin.

Hatice, bir gözü âmâ ve kısmen yatalak olan annesi Nazife’yle bir göz odada yaşıyor. Tek geçim kaynaklarıysa arıları. Onlar sayesinde hayatta kaldıkları için, Hatice hayvanlara karşı sevgi dolu… demek isterdim. Sebebi bu değil. Sonradan gelen Hüseyin ve ailesi öyle olmadığının kanıtı. Bu Hatice’nin karakteriyle alakalı. O, her canlıya karşı sevgi dolu. Annesine, çocuklara, köpeğine, arılarına ve ağaçlara… Yaşamak için başkalarının hayatlarını gözetmesi gerektiğini kavramış. Kovanları, ağaç kovuklarında, dağdaki kayalıklarda ve harabe evlerin oyuklarında bulunuyor. Kilometrelerce yol yürümesine rağmen arıların yuvalarını bozup evinin yakınına getirmiyor. Ballarını alsa bile yarısını da arılara bırakıyor. Çünkü bal onların da geçim kaynağı. Hüseyin de arıcılık yapmak istediğinde ona da böyle öğretiyor. Daha fazla para kazanmak için Hüseyin’in yaptığı aptallıkları izlemeyi size bırakıyorum. Ama izlerken sinir krizleri geçirdiğimi söylemem gerek. Film vermek istediği ekolojik mesajları bize çarpıcı bir şekilde sunuyor. Sinirden elimiz ayağımız titreyerek öğreniyoruz biz de.

Duru anlatımına rağmen bu film için “sürükleyici” demek hiç yanlış olmaz. Filmde sadece final sahnesinde müzik kullanılıyor. O da hem Nazife’ye hem de doğaya ağıt niteliğinde. Bence çok da yerinde. Ayrıca radyonun düğmesini çevirir çevirmez Neşet Ertaş türküsüne denk gelen yaşlıların aksine, Hatice’nin radyosu çekmiyor bile.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir