İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Coronavirüsten Sağ Kurtulmanızı Sağlayacak 5 Salgın Filmi

Coronavirüs paniği tüm dünyayı etkisi altına aldı. Dün gece itibarıyla, Türkiye’deki ilk vaka da duyuruldu. Yer altı sığınaklarımıza çekilmeye hazır mıyız? Yanınıza yeterince tuvalet kağıdı, el dezenfektanı ve konserve aldığınızdan emin olun. Tabii, bilgisayarınıza da bir yer açmayı unutmayın. Yoksa dışarıda biyolojik kıyamet devam ederken, sizi eğlendirecek filmler olmadan nasıl hayatta kalabilirsiniz?

5. The Omega Man (1971)

Derinlikli bir film değil, ama inanılmaz eğlenceli olduğu kesin. Richard Matheson’un ünlü romanı I Am Legend’ın ikinci ve aynı zamanda en sevdiğim uyarlaması. Berbat bir uyarlama, kitapla uzaktan yakından alakası yok. Ama bilim kurgunun altın çağı 70’lerin mükemmel bir yansıması.

Los Angeles, bir hayalet şehir olarak karşımızda. Bu yeterince etkileyici değilmiş gibi, Chartlon Heston’ı dünyanın sahibi gibi ortalıkta dolanırken görüyoruz. Arkada da 70’ler funk müziği çalıyor. Heston, havalı vampirleri, onlardan bile havalı laflar ettikten sonra öldürüyor. Diyaloglar, ders olarak okutulacak cinsten. “Telefon falan çalmıyor, kahrolası!” ya da “Siz tabut inşa edin. İhtiyacınız olan tek şey bu.” gibi replikleri unutmak ne mümkün! Kabul ediyorum, hikaye giderek daha sıkıcı bir hal alıyor. Ama kesinlikle izlemeye değer.

4. 28 Days Later (2002)

Yeri gelmişken, şu konuda bir anlaşalım: 28 Days Later, zombi filmi falan değil. Zombi nedir? Mezardan çıkıp, yaşayanları kemiren ölüler. Buradakilerse, virüs yüzünden hayli öfkeli koşuculara dönüşmüş insanlar. Zombi filmleri olduğu kadar, “İnsanları, Öldürmeye Meyilli Manyaklara Çeviren Virüs” diye de bir alt tür var sonuç olarak. Mesela The Happening, bu türün çok başarısız bir örneği.

28 Days Later, insanın şiddet dolu doğasıyla alakalı aslında. Mesele, virüsün insanları çılgına çevirmesi değil. Zamanın başından beri insanın, insanı öldürüyor olması. Danny Boyle, neredeyse deneysel tarzda çektiği filminde bunu anlatmaya çalışıyor. Kurgu ve ses kurgusu mükemmel. Bir araya geldiğinde, gerilimi iliklerinize kadar hissedebiliyorsunuz.

Tabii, dijital filmciliğin emekleme dönemlerine denk geldiğinden, bazı teknik sorunları var. Son 10 dakikası hariç, filmin hesap makinesiyle çekilmiş gibi durmasının sebebi bu. Geri kalan her şey, tek kelimeyle muazzam.

3. Outbreak (1995)

Bu filmi iyi yapan iki şey var. İlki, Friends’deki evcil maymun Marcel’in oynuyor olması; ikincisi de Kevin Spacey’nin korkunç bir şekilde ölmesi.

Şaka bir yana Outbreak, 90’lardaki Ebola paniğinden nasibini almış bir film. Virüs, yerleştiği insanın “içini sıvıya çeviriyor” ve var olan her delikten kanamasına neden oluyor. Zaten bu virüse yakalanan kişi 48 saat içinde ölüyor. Amerikan hükümeti de sorunu kökten, nükleer yollarla çözmeye karar veriyor.

Wolfgang Petersen’in aşırı bir portre çizdiğini düşünebilirsiniz. Ama böyle bir salgında, Amerika’nın aşırı olmayan bir adım atmayacağını bilemeyiz. Filmin gerçekçi yönü de burada yatıyor zaten. Amerikalılar, sürekli bir şeyleri havaya uçurmaya can atıyorlar. Huyları bu. Haliyle, virüsün görüldüğü kasabayı da haritadan silmek istiyorlar. Dustin Hoffman ve ekibi, tedavi bulmak için zamanla yarışıyor. Virüs çok bulaşıcı olduğu için falan da değil. Kasabayı atomlarına ayrılmaktan kurtarmak için! Hoffman’ı bir aksiyon filminde görmek beklendik bir şey değil. Ama hayat kurtarmak için kuralları hiçe sayan bilim insanı rolünün hakkını sonuna kadar veriyor.

2. 12 Monkeys (1995)

12 Monkeys, bugüne kadar yapılmış en büyük bilim kurgu filmlerinden biri. Kesinlikle Terry Gilliam’ın en iyileri arasında yer alıyor. Distopik geleceğin ilgi çekici bir portresini sunuyor. Hem de delilik, zaman yolculuğu ve anılar hakkında söyleyecek ilginç şeyleri var.

Neredeyse tüm insanlığın, ölümcül bir virüs yüzünden yok olduğu bir gelecekteyiz. Sağ kalanlar, yerin altında yaşamak zorunda. Bruce Willis ise virüs hakkında bilgi toplamak için zamanda geri gönderilen bir hükümlü. Garip setleri, akıllıca kullanılan kamera açıları ve izleyiciyi sürekli meşgul eden şaşırtmacalarıyla büyüleyici ve sinir bozucu bir atmosferi var. Bruce Willis’in abartılı oyunculuğuna maruz kalmadığımız nadir filmlerden olması da büyük bir artı.

1. Contagion (2011)

Gwyneth Paltrow’un “kokulu” mumlarla kafayı bozmadığı zamanlardan bir film.

Yukarıda listelediklerimin aksine Contagion, salgın hakkında en acımasız olanı. Küresel bir salgının nasıl ortaya çıkabileceğine dair fazla gerçekçi bir yaklaşım sunuyor. Hatta bu yüzden, salgın uzmanları tarafından övgüye boğulmuşluğu var.

Film kısaca, dünyanın dört bir yanından gelen sağlık uzmanlarının, süpervirüse karşı çözüm bulmaya çalışmasını konu alıyor. Ama durum umutsuz. Tüm dünya, haklı bir paniğin içinde. Çünkü milyonlarca insan ölüyor, toplu mezarlar açılıyor. Yani tüm film biraz, Monty Python and the Holy Grail’deki “Ölülerinizi getirin” sahnesi gibi. Bünyeniz biraz daha paranoyayı kaldırmayacak gibiyse, izlememeniz daha yerinde olur.

Bonus: Hackers (1995)

En iyisini sona sakladım. Kim gelecek ve teknoloji soslu 90’lar nostaljisine hayır diyebilir? Hem de gaza getirici müzikler eşliğinde!

Hackers sadece, şeytani bir bilgisayar dehasıyla savaşan hacker’larla ilgili bir film değil. Aynı zamanda, bir virüs salgınını da konu alıyor. Tamam, söz konusu olan bir bilgisayar virüsü. Ama salgın, salgındır. Öyle değil mi? Hem diğer filmlerde gördüğünüz tüm ölümlerden sonra, eğlenceli bir şeylere ihtiyacınız olacak.

Hackers film müziklerini dinlemek isteyenleri şöyle alalım:

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir