İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Cinsiyetin Akışkan Hali: Pedro Almodóvar ve Kuir Sineması

 “Kimlik kategorileri, beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur.” Bu söz, İspanya’dan evimize kadar ulaşan, çok sevdiğimiz bir yönetmene ait. Sinema camiasının İspanyol Warhol’u, kimilerinin İspanyol ateşi, benimse ak saçlı matadorum: Pedro Almodóvar!

Bir Almodovar filmindeki baskın kırmızı rengin, kemikleşmiş oyuncu kadrosunun ve toplumun bir kenara ittiği insanların, yönetmenin en önemli motifleri olduğunu anlayabiliyoruz. Bunları anladıktan sonra da, onun hakkında çok şey söyleyebiliyoruz: Ne kadar başarılı bir yönetmen olduğu, oyuncularla arasını nasıl sıcak tuttuğu… Ama bunlar şimdilik cebimizde dursun. Konuşmamız gereken konular onun tutkusu, cesurluğu ve müstehcen mizah anlayışı. Kemerlerinizi sıkı bağlamanıza gerek yok, biz bizeyiz.

Franco İspanyasında eleştirel bir film çekmek tam anlamıyla imkansızdı. Çekilen filmlerin birçoğuna da sansür uygulanıyordu. Faşist diktatörlük döneminde eğitim gören ve olgunlaşan Almodóvar, tezat bir şekilde filmleriyle özgür ve demokratik İspanya’yı temsil ediyordu.

Pedro Almodóvar, film yapma dürtüsünün, müziğin önüne geçmesinden önce, Mc Namara adını verdikleri bir punk grubunda yer alıyordu. Bu grup, çok kısa bir sürede, Madrid’in kültürel simgeleri haline geldi. Kullandıkları kostümler, saç ve makyajları, filmlerinde göreceğimiz karakterlerin oluşumuna zemin hazırlamış adeta.

1980 yılında Pepi, Luci, Bom ve Diğer Kızlar filmiyle, izleyenlerden “edep yahu!” tepkileri aldı. Ancak, kimin umurunda? İsmini sık sık anacağımızın sinyallerini veriyordu sadece. Ardı ardına yaptığı filmlerin sonrasında “kadın filmlerinin yönetmeni” olarak anılmaya başlandı. Bu yakıştırmanın onu sarıp sarmalayan bir tanım olduğunu düşünmüyorum. Çünkü o, kuir (queer) sinemanın Avrupa ayağını temsil ediyor aynı zamanda. Kuir kavramı, her türlü normatif kimliğin (heteroseksüel, homoeseksüel) sınıflandırılmasını reddediyor. Cinsiyet kategorilerine eleştirel bir tavrı var. Yani sadece gay, lezbiyen, transseksüelleri kendi bünyesinde toplamıyor, daha geniş meselelere de temas ediyor. Bu açıdan bakıldığında homofobiye, ırkçılığa ve kadın düşmanlığına savaş açıyor. Bu savaşın en önemli temsilcisi de dediğim gibi, Almodóvar. 1990’larda AIDS’in artışıyla Yeni Kuir Sinema, kendine görünürlük kazandıracak filmler arıyordu. Yönetmenin Yüksek Topuklar, Annem Hakkında Her Şey, Kötü Eğitim ve İçinde Yaşadığım Deri filmleri , cinsel sınıflandırmaların ta kendisine meydan okuyan ve kuir sinemaya kucak açan bir formda.

Yüksek Topuklar (High Heels, 1991)

Letal (Miguel Bosé)

Annesini öfkeyle seven Rebecca (Victoria Abril) ve ününe düşkün şarkıcı bir anne Becky’i (Marisa Paredes) merkez ediniyor film. Tipik anne – kız hesaplaşması. Ve tipik Almodóvar öğeleri.. Bu hesaplaşma çatısı altında birkaç travesti, biraz da cinayet var. Eğlence mekanında şarkılar söyleyen ve Rebecca’ya aşık Letal (Miguel Bosé) karakterini üç farklı rolde görüyoruz: Travesti, Hugo ve yargıç rolünde. Üç rolde de kendini nasıl görmek istiyorsa öyle yansıtıyor. Cinsiyet beyanı neyse cinsiyet kimliği o oluyor haliyle. O yüzden Almodóvar’ın bizlere ezberlettiği beden – kimlik ayrımı buraya da sirayet ediyor. Kimlik çeşitliliğini gözümüzün önüne alıp, empati yapmamızı arzuluyor. Rebecca, Letal’in yargıç olduğunu öğrendiği sahnede, “Sen homoseksüel ya da eroinman değil misin?” sorusunu yöneltiyor, Letal’in cevabı ise: “Hayatı bu şekilde anlayamayız” oluyor. Belki de Almodóvar, kendi cevabını Letal üzerinden iletmek istemiştir bizlere.

Annem Hakkında Her Şey (All About My Mother, 1999)

Lola (Toni Cantó)

Manuela, Huma, Agrado ve Rahibe Rosa, hikayenin dört kadını. Hepsi çok farklı, hepsi çok renkli. Manuele (Cecilia Roth) oğlu Estaban’ı  kaybettikten sonra, oğlunun günlüğünde babasını bulmak istediğini okuyor ve hikaye burada başlıyor. 17 yıl önce yaptığı yolculuğu bu sefer yanında Estaban yokken yapıyor ve Barcelona’ya gidiyor. Filmdeki kimlik yelpazesinin genişliği, arkadaşı Agrado’nun tacize uğramasıyla başlıyor. Manuele’nin terk ettiği kocası Lola ve yakın arkadaşı Agrado da trans bir birey. Cinsiyet değiştirdikten sonra hiçbir şekilde sırt çevrilmiyor onlara. Öyle ki, Lola’nın Manuele tarafından terk edilme sebebi trans olduğu için değil, maçoluk gibi ataerkil erkek davranışlarında bulunması. Egemen heteroseksüelliğin karşısında farklı cinsel yönelimlerin de var olduğunu lezbiyen Huma ve onun sevgilisi Nina üzerinden gösteriyor Almodóvar. Fakat Nina’nın bir erkekle evlenip çocuk doğurması cinsel yönelimine sahip çıkmadığı yönünde eleştiriliyor. Bir diğer karakter rahibe Rosa’nın (Penélope Cruz), bir travestiyle ilişki yaşaması ve bunun sonucunda da AIDS kapması, cinselliği kontrol altında tutmaya çalışan dine de eleştirel bir yaklaşımın olduğunu gösteriyor. Almodóvar, Annem Hakkında Her Şey‘le, kendisine esin kaynağı olan annesine, kadın oyunculara, travestilere ve eşcinsellere saygı duruşunda bulunuyor.

Kötü Eğitim (Bad Education, 2004)

Ignacio (Gael Garcia Bernal)

“Bad Education tam anlamıyla bir ‘film noir’. Okulda, öğrencilerin yatakhanesi siyah, rahiplerin cüppeleri siyah, karakterlerin kaderi siyah.” diyor Almodóvar bu film için. Bir Almodóvar filminin anlatı merkezinde bu kadar erkeğin olması alışılmış bir şey değil. Ama unutmayalım: Filmlerinde birkaç sahnede görünen erkekler bile, stereotiplerden oldukça uzakta kalıyor. Burada da, tüm erkek karakterler homoseksüel. Yönetmen, Katolik eğitimi aldığı sıralarda bazı arkadaşlarının papazlar tarafından tacize uğradıklarını şahit oluyor. Yapımı on yıl süren bu filmle de melodram rüzgarları estiriyor. Tam anlamıyla otobiyografik izler taşıdığını söyleyemesek de, çocukluğuna uzanan bir yapım Bad Education. Almodóvar “bir derdim var, anlatırım” demiş kısacası. Enrique (Fele Martínez) ile Ignacio (Gael Garcia Bernal), küçük yaşta kimliklerinin farkına varan iki homoseksüel. Katolik okulunda uğradıkları taciz sonrasında, yıllar sonra yolları kesişiyor. Ignacio artık Agnel isminde anılmak isteyen ve travesti olmak için ders alan birisi. Enrique ise yönetmen. Küçük yaşta klisenin kirli yüzüyle tanışmışlar ne yazık ki. Papazların o kutsal sayılan eliyle çocuklara uzanan elin aynı olduğunu görmüşler. Öyleyse din çatısı altında her haltı yiyelim, insanların cinsel kimliklerini sümüklü bir mendil gibi fırlatıp atalım, nasıl olur? Hah, işte bu film “işte sizin gerçek yüzünüz!” diyor. Bunu da film içinde filmle sunuyor. Aynı zamanda, Franco dönemindeki cinsel baskıya da bolca göndermeler var. Almodóvar’ın kuir sineması, her türlü normatif kimliğin baskıcı ve ayrıştırıcı gücünü etkisiz hale getiriyor. Vurguladığı en önemli yapı ise, bedenin değişken yönü.

İçinde Yaşadığım Deri (The Skin I Live In, 2011)

Vera (Elena Anaya), Robert (Antonio Banderas)

Bu filmin sözlükteki karşılığı, “esaret” kelimesinden başka bir şey olamaz. Bir insanın hayvani güdülerine olan esareti, bir annenin oğluna karşı esareti… Aklımızı ve mantığımızı rafa kaldırıp, belirsiz arzu nesnelerimize olan esaretin bire bir yansıması, İçinde Yaşadığım Deri. Kızına tecavüz eden Vicente adındaki bir erkekten, akla hayale gelmeyen şekilde intikam alan biliminsanı Robert’in (Antonio Banderas) saplantısı anlatılıyor. Robert, Vicente’yi derisinden sıyırıp Vera yaratıyor. Vicente üzerinde transgenik deneyler yaparak, kadına dönüştürüyor. Altı yıl boyunca esir tuttuğu Vera’yı kameralarla izliyor. Burada dikkat çeken nokta, Vera’nın sahiden de bir “deri”nin içinde yaşadığı. Şöyle ki, giymesi için verilen kadın kıyafetlerini giymiyor ve makyaj yapmayı reddediyor. Yani, fiziksel dönüşümü kadın olabilir ancak içinde yaşadığı Vicente. Robert ile seviştikten sonra, ufacık bir fırsatta Robert’ı öldürüyor. Vera’ya da kurşun sıkmış oluyor aslında. Böylelikle, cinsiyet kimliğinin cinsel organa indirgenemeyeceğini haykırıyor film.

Pedro Almodóvar, sayısız tabuyu kırıyor: HIV, eşcinsellik, transseksüellik, cinsiyet engelleri, kadının güçlenmesi, fuhuş.. Unutulmuş olanların en büyük destekçisi yani. Güldürü unsuru olarak kullanılan birçok kesimi ve toplumun tekmeleyip kenarda unuttuğu insanları kucaklıyor ve baş tacı ediyor. Filmlerinde, egemen toplumsal cinsiyet kimliklerini parlatıp önümüze getirdiğini asla göremeyiz mesela. Erkek karakterlerden bahsediyorsak, hegomonik erkek profilinde olmayışlarına şahit oluyoruz. Merkezine aldığı kadınlarsa, her zaman dayanışma halinde. Hiçbir erkeğin gölgesinde kalmayan kadınlar onlar. Sınırları net çizilen cinsler dışında kalan kimlikler de yine aynı şekilde birbirine sıkı sıkı tutunuyorlar. Bedenin, kimlikle bir bütün olmadığını, hiçbir kimliğin tek bir cinsiyete atanmadığını söylüyor Almodóvar. Cinsiyetin akışkan ve çeşitlilik hali, Almodóvar sinemasının tam kalbinde yer ediniyor.

Toplumun ayrıştırıcı yapısına maruz kalan LGBTİ+ bireyler, kendi haklarını talep ediyorlar sadece. Bunun mücadelesini veriyorlar. Senin benim gibi yaşamak hakkını da istiyorlar üstelik. Düşünebiliyor musun, “yaşamak” diyorum!

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir