İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Birbirinden Ucube Beş Film!

Eğer birini bile es geçtiyseniz, izlemenizi kesinlikle tavsiye ettiğim filmleri yazacağım bu listede. Hepsinin kendince özel bir yeri olduğu aşikar. 

Atame! (yön. Pedro Almodovar, 1989)

“Neden zavallı İspanyol emeklileri metro girişlerinde dilenirken, emekli Almanlar yazlarını Benidorm’da geçirirler? Çünkü emekli Almanlar 18 yaşındayken geleceklerini düşünürler. İspanyollar… İspanyollar ise yalnızca çok geç olduğunda emekliliklerini düşünürler. Gerobank emeklilik planı. Yaşlıyken dans etmenize yardımcı olur.”

Almodovar’ın diğer filmlerine kıyasla arka planda kalmış Atame! (Bağla Beni!), Yeşilçam Sineması’nda çokça örneğini gördüğümüz Stockholm Sendromu’nu konu ediniyor. Bu sefer başrolde Kadir İnanır, Cüneyt Arkın değil de Antonio Banderas var. Atame!’nin konusu basit – ruh sağlığı bozuk olan Ricky’nin (Antonio Banderas) kaldığı akıl hastanesinden ayrılmasıyla başlıyor filmimiz. Özgürlüğüne kavuşan Ricky’nin ilk işi de ”aşık” olduğu güzeller güzeli porno yıldızı Marina’yı (Victoria Abril) kaçırmak oluyor. İkili birbiriyle vakit geçirdikçe Ricky’nin platonik aşkı karşılık bulmaya başlıyor. Hable Con Ella, Los Abrazos Rotos, The Skin I Live in gibi filmlerden de biliyoruz ki Almodovar saplantıların, tutkuların ve tehlikeli alanların yönetmeni. Güzel bir kadına olan delicesine saplantı onun için yeni bir konu olmasa gerek. Atame! basit bir konudan bahsetse de farkını işlenişiyle ortaya koyuyor. Filmin sonu tahmin edilebilir, ama çok da önemi yok bunun. Asıl ilgi odağımız ekrana yansıyan duygular oluyor. Günümüzün ”ucuz” romantik komedi filmlerinden sıkılanlar için filmimiz bir nefes olacaktır.

Gruz 200 (yön. Aleksei Balabanov, 2007)

Sovyet toplumunun son döneminde geçen Gruz 200, savaşların yol açtığı yozlaşmayı ve hissizliği, gerilimi elden bırakmadan anlatıyor. Nesiller arası farklılıklar, duyarsız toplum, aynılaşan insanlara kamerayı döndürüyor, Balabanov. Filmin bütünü bir şok etkisi yaratıyor. Bu şok anları bir sürpriz yaratmaktan çok, karakterin ucubeliğinin altını çiziyor, kötülüğün neden kadar normalleştiğini gösteriyor. Baş karakterimiz Polis memuru Zhurov’un tutarlı sapkınlığı filmi izlenmesi zor hale getiriyor – böylesine tutarlı bir kötülüğü, Gruz 200’le aynı yılda çıkan No Country For Old Man’de de izlemiştik.

Althusser’in bahsettiği, devletin ”bastırıcı aygıtlarının” şiddetini Polis Zhurov üzerinden de inceleyebiliriz. Kendi ideolojisini yayan sistem, bireysel düşünceleri öldürerek şiddet toplumuna hizmet ediyor. Gruz 200’de tek masum olanlar, şehit olan askerler. Ucube karakterleriyle politik eleştirisini yapan filmi tavsiye ederim. Karanlık atmosferi ve akıcılığıyla ilginizi çekecektir.

Elle (yön. Paul Verhoeven, 2015)

Üçüncü filmimiz, Isabella Huppert’in başrolde olduğu Elle. Michele, soğuk ve başarılı bir iş kadını. Ancak, evine saldırıp ona tecavüz eden maskeli adamla işler değişir. Michele, adamın kim olduğunu bulmaya çalışırken bir takım ucube olaylar gerçekleşir ve olaylar karışır. İntikam, bastırılmış cinsel dürtüler, gölgeli taraflarımız gibi birçok şeyi bu filmde bulabilirsiniz. Isabella Huppert’e bu tarz karakterler çok yakışıyor, izleyiciyi zarafetiyle etkisi altına alması zor olmayacaktır. Kendini tekrarlamayan, heyecanlı ve merak uyandıran bir yapım Elle. Film bittiğinde Huppert’in topuk seslerinin kulağınızda yankılanması olası.

Crash (yön. David Cronenberg, 1996)

Cronenberg sinemasına giriş yapmamış olanlar için birebir. Özgün bir sinema görmek isteyenler, yönetmenin filmlerini izlemeye hemen başlamalılar. Crash, araba kazalarından, vücut deformasyonlarından haz duyan karakterlere odaklanıyor. Arabalara ilgisi olan insanlar bu filme özellikle bakmalı. Meta fetişizminin yaygınlaştığı, materyalin öneminin gitgide değer kazandığı bir dünyada yok ederek, yıkarak tatmin duyan karakterlerin hikayesi, Crash. Tüketme arzusunun yol açtığı sürekli bir yenilik ihtiyacı, yeni hazlar peşinde koşma fikri filmde etkili bir şekilde inceleniyor.  Kusursuzlaşma, mükemmel olma düşüncelerinin birer hedef olduğu dünyamızda eksikliğe, ”çirkinliğe” duyulan bir övgü.

Alpeis (yön. Yorgos Lanthimos, 2011)

“Bak dede, çay ya da kahveni içersin diye kupa aldım sana.”

Lanthimos’un Köpek Dişi’nden sonraki filmi Alpeis, ”underrated” diyebileceğimiz bir film olarak kimliksizleşme meselesini ele alıyor. Bir grup insan rol yaparak yakınlarını kaybetmiş insanlarla anlaşıp ölenlerin yerini dolduruyor. Ölen insanların kimliklerini ele geçirerek, onların kıyafetlerini ve hobilerini edinerek yeni bir ben yaratıyorlar. Ailelerin gerçeği kabullenemediğinden böyle bir ilüzyona sığınmaları şart. Oldukça trajik bir konuyu incelese de film tüm bu saçmalıklara kahkaha atmanıza da neden oluyor. Yavaş ilerleyen film, sizi temposuna alıştırmayarak ”gıcık” ediyor, ama olması gereken bir rahatsızlık bu. Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben O Değilim filmi de kendi kimliğinden kurtulmak isteyen bir adamın hayatını anlatıyordu, eğer ilginizi çeken bir konu ise ek olarak bu filme de bir bakın derim. Kendinden kurtulabilmek gerçekten mümkün müdür? Bu soru da size kalmış.

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir