İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bir Tarz Meselesi: Deerskin

“Hayatım boyunca bir daha ceket giymeyeceğime söz veriyorum.” Gönülden verilmiş bir söz olduğu yanılgısına kapılmayın sakın. Silah zoruyla ağızdan dökülen cümleler gibi de değil… Biz buna kamera zoruyla diyelim. Evet, kamera. Size “dünya üzerinde deri ceket giyen tek insan olmak isteyen” adamdan bahsetmedim, değil mi? O zaman, yaklaşın.

Film başladığı anda tekinsiz bir havaya girdiğimizi anlıyoruz. Tekinsiz ve vahşi bir havaya hem de. Vahşi kelimesini cebimize atalım, ilerleyen dakikalarda lazım olacak. Oscarlı oyuncu Jean Djardini, filmdeki ana karakterimiz olan Georges rolünde izliyoruz. Et si tu n’existais pas eşliğinde benzin istasyonunun yolunu tutuyor. Üzerindeki kadife ceketi sonsuzluğa uğurlamayı, klozetin içine bastırarak gerçekleştirmek gibi “etkili” bir yolu seçiyor. O esnada sifonu çektikçe dışarıya taşan suyun, bastırdıkça kenarlardan fırlayan mental problemlerimden hiçbir farkı kalmıyor. Elveda kadife ceket. Sen daha kalacak gibisin mental problemlerim.

Adeta yüklerinden arınmış bir şekilde yoluna devam ediyor Georges. Ardında bıraktığı kadifenin yerini şöyle, daha ses getiren bir şeyle doldurması gerekiyor. Yüzde yüz geyik derisinden yapılmış bir şeyle mesela. Cebindeki son parayı, satışa çıkarılan bir ceketi almak için harcamakta kararlı. Çünkü söz konusu ceket püsküllü ve fiyakalı. Daha görür görmez tam on ikiden vuruluyor. Üstüne giydiği anda kendi gözünü kendinden alamayacak dereceye getiriyor bu deri ceket. Satın aldığı kişi, bu kadar pahalı bir ceketi alabilecek delilikteki Georges’e teşekkür edercesine kamera hediye ediyor. Elinde, hayatının seyrini değiştirecek iki önemli malzeme var artık ve bunları da sonuna kadar kullanmaktan bir an bile sakınmıyor. Deri ceketine yüklediği anlam farklı bir boyuta taşınıp, en yakın arkadaşı haline geliyor. Onunla konuşuyor, hatta laf lafı açıyor ve onu kameraya çekiyor. Fakat biraz daha motive olması için üçüncü “malzemeye” ihtiyacı var.

İlgini Çekebilir:  İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek

Georges, kamerasıyla çektiği görüntülerin kurgusunu yapacak ve onu yüreklendirecek Denise (Adele Haenel) ile tanışıyor en nihayetinde. Barda kendi halinde çalışan, hobisi kurgu yapmak olan ve iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bir karakter. Bu noktadan sonra iki karakter de, kendilerine yeni vasıflar yükleyip küçük çaplı vahşiliklere ortak oluyorlar. Georges eline kamerasını alıp, “film yapımcısı” kimliğine dayanarak insanların bir daha ceket giymeyeceklerine dair verdikleri sözü film sahnesi çekermişçesine kadrajıyla garantiliyor. Yüzde yüz geyik derisi giymenin vahşiliği bir yana, kendinden başka kimsenin ceket giymemesi gerektiği fikrinden güç alarak işlenen cinayetler vahşiliğin ta kendisi değil mi? Bir nesnenin insana olan yaptırımları, dizginleyemediğimiz arzularımızla el ele verip bizi alt edebiliyor demek ki. Bunu kara komedi türünde izlemek oldukça keyifli, yalan yok. Fakat düşününce de tehlikeli. Tehlike demişken, tehlikeli olan bir şey daha var: Filmin finaline kadar “saf mısın kızım” dediğimiz Denise’nin, son sahnede “haaa, değilmiş” dememize sebep olan sürpriz davranışı. Sahiden de fiyakalı başlayan film fiyakalı bitti.

2019’un sıra dışı filmlerinden birine imza atmış Quentin Dupieux. Bunu yaparken de “bu filmi ya çok seversin ya hiç sevmezsin” gibi zıt kutuplara pay etmiş. Absürtlüğü gözümüze sokacak birkaç olayın daha yaşanmasını bekliyordum kendi adıma. Hikayesiyle oldukça özgün bir kara komedi sunmuş olduğu da bir gerçek. Kısacası film, hiçbir şey vadetmiyor. Herhangi bir iddiası yok. Sadece insana biraz kendiyle karşılaşma imkanı sunuyor. Nesnelerle girdiğimiz diyalogları inkar edemeyiz öyle değil mi?

İlk yorum yapan sen ol

Cevap yaz