İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Beyoğlu’nun Ötekileri: Dönersen Islık Çal

Bu yazı ilk olarak Novicinema Fanzin’in Ağustos 2017 tarihli 0. sayısında yayınlandı. 

1992 yapımı, senaryosu Nuray Oğuz ve Cemal Şan’a ait olan, yapımcılığını Memduh Ün’ün, yönetmenliğini ise Orhan Oğuz’un üstlendiği Dönersen Islık Çal; baştan sona seyirciyi yormadan derinlikli konulara değiniyor. Film, Beyoğlu’nda barmenlik yapan bir cüce ile fahişelik yapan bir travestinin öyküsünü anlatıyor. Çoğu sahnede yüzümüze vurulan sayısız acı ve sorulan pek çok soru mevcut. Akla gelen ilk şey, insan kavramı üzerine düşünmek oluyor. Elimizde olmadan ve hatta yaratılış gereği kişiye bahşedilmiş -tırnak içinde eksikliklerin ve/veya fazlalıkların yükünü yüklenenler, hesabı kimden sormalı diyor sanki bu film, kendi kendine.

Öncelikle filmdeki karakterler detaylı incelenecek kadar önemli. Hiçbir karakter -iki kişi hariç- özel bir isime sahip değil veya seyirciye aktarılmıyor. Karakterlerin öznelleştirilmeden genel bir adla, hatta daha derine inersek içinde bulundukları fiziksel haritayla nitelendirilmeleri kendini “normal” varsayan insanların algısına bir sıçrayış ve başkaldırış izlenimi veriyor. Çünkü toplumun kendi içinde oluşturduğu normalin, kendi algısına göre zıttıyla karşılaştığında ağzından dökülecek hitaplar, filmde bahsi geçenler. Bu sebepten ötürü film, sonu akan yazıda (end titles) dahi karakterlerin genellemelerle adlandırılması seyirciyi filme daha çok bağlıyor.

Mevlüt Demiryay tarafından canlandırılan Cüce karakteri, filmin küçük adamı. Dışlanan, karanlığa gömülmek zorunda kalan, çaresizliğini adeta düdük yapıp öttüren; filmin en mazlum ve sevilesi karakteri. Fikret Kuşkan’ın şahane performansıyla bezenmiş Travesti karakteri ise açılış sahnesiyle seyirciye bağlantı kurulması istenen kişi sinyalini veriyor. Bu durum da karakteri kurban temeline oturtuyor. Açılış sahnesinde duyduğumuz kısa diyalog, Travestinin seçiminin arka planını aktarmak üzere seyirciye verilen bir anekdot niteliğinde. Geçmişte yaşadığı trajediler olmasa, Travesti karakteri şehrin berrak sokaklarında karşımıza çıkardı demek isteniyor filmin girizgahıyla. Seçtiği kimlik yüzünden sürülen, kesilecek saçı kalmamış; deyim yerindeyse saklı bir karakter, Travesti.

Fahişe ve eşi, hususi olarak Beyoğlu’nun arka sokakları ve bataklığın içi teşbihlerini seyirciye daha çok kanıksatmak için yerleştirilmiş figürler. Her sahnesinde eşinin boyunduruğu altında gördüğümüz Pezevenk; yeri geldiğinde, bir “cüceyle” kıyaslandığında bile tercih edilmeyen oluyor. Fahişe ise eşine kıyasla ekonomik olarak gözünde bir “deve” dönüştürüyor Cüceyi – ta ki reddedilene kadar. Ev sahibi Madam ise, Türk sinemasında karşımıza çok kez çıkmış bir hikaye ve oyun alışkanlıkları dışında, diğerlerinden keskin bir farkı yok. Hayata tutunmak için seçtiği yol, bakıcısıyla oluşturduğu küçük bir oyundan ibaret. Eksik kalmış hayatlarını karşılıklı bir alışverişe çeviren bu küçük oyun, Madam ve bakıcısı için yaşamsal nitelikte bir hal almış durumda.

“İnsan dostunu kokusundan tanır. Hem sen dönersen ıslık çalarsın.”

Film, hikayesini geciktirmek istemeden hemen girizgah yapıyor ve karakterler bir bir karşımıza çıkıyor. Ana karakterlerin tanışma sahnesi küçük adamın ardına sığındığı gölgeleri ve karanlığı vurgularken, diğerinin trajedisini yüze çarpıyor. Küçük adamın kurtardığı bu “kadını” evine götürdüğünde kendini daha fazla tutamayarak, “Çok güzelsiniz” deyişindeki naiflik; devamında duyduğu erkek sesiyle kendini “çirkin” ve “sapık” söylemlerinin sertliğine bırakıyor. İlk çatışma sinyalini aldığımızı sanırken bu sansürsüz ve acımasız tutumun anlık bir sürtüşme olduğunu anlıyor; teras sahnesi ve filmin akılda bıraktığı şahane “Cam cama, can cana” repliğiyle geride bırakıyoruz. Önceleri toplumun onlar için benimsediği acımasız tabirleri birbirlerinin yüzlerine vurdukları diyaloglar, bir çatışma ve ötekinin ötekileştirilmesi durumunu doğuracak derken; tam tersine, dostluk adımlarıyla karşılaşıyoruz. “Düşmüşün halinden düşmüş anlar” diye geçiyor sanki içlerinden. Artık dostluğun oluşmaya başladığına küçük adamın “yeni dost” tabiriyle emin oluyoruz. Ardından küçük adamımızın, karanlık bir sokakta birkaç saniye duraksayıp uzun ve heybetli gölgesine bakması, ince fakat bir o kadar da şaibeli bir dokunuş.

“Dışarıda bize hayat yok” diyor karakterlerimiz. Buna rağmen güneşe beraber ilk yürüyüşlerinin acı bir kaçışla noktalanışı, biraz abartılı olsa da, anlatmak istediği şeye üstüne basarak değindiği için mantıklı bir tercih. Her sahnesiyle sizi devasa sorgulamalara sürükleyen Dönersen Islık Çal, anlatımın süsünün değil konunun derinliğinin önemine vurgu yapıyor ve sanki yüksek sesli bir cevap arıyor. Toplumun kendine göre biçimlendirdiği normal algısına birçok kez isyan ederken yine süssüz ve tertemiz bir replikle haykırıyor adeta küçük adam:

“Binlerce insanla karşılaştım; çoğu senden daha kadın benden daha cüceydi.”

Ek olarak, en sevilesi detaylardan biri de bir dışlanmışlar listesi oluştururken hayvanların göz ardı edilmemesi. İki ana karakterimizi de köpeklerle aynı kafesin içinde görüyoruz. Hem fiziksel hem de psikolojik olarak. Üstelik küçük adamın başına gelen felaketten sonra hareket edemez haldeyken, köpeklerin boş yemek kabının derdiyle aç kalacakları endişesi arka fondan bağıran televizyon uğultusuna karışarak işitilemez oluyor, tıpkı gerçekte olduğu gibi.

Son olarak merak uyandıran detay ise, küçük adamın anahtarını cebinde taşıdığı gizli dolabı. Dolapla ilgili ürettiğim çoğu teoriye karşın ummadığım bir sonuçla karşılaştım, hem de rengarenk bir sonuçla. Dolabın içinde önceleri geçmişi veya ailesiyle ilgili şeyler olduğunu düşünmüştüm. Sonraları, cinsel tatmini için kendisine ayırdığı gizli bir alan olarak düşündüm. Fakat sonuç tahminlerim doğrultusunda olmadı. Geçtiğimiz yıllarda Ahmet Rüstem Ekici’nin filmle aynı adla sergilediği enstalasyonu unutulmaz finali pekiştirir nitelikte. Ahmet Rüstem Ekici’nin de belirttiği gibi, “Top bir çok medeniyette ortak ve birleştirici bir öge olarak karşımıza çıkar.” Topların rengarenk oluşu ise, cücenin saklandığı karanlıklara meydan okuma yöntemi olarak karşımıza çıkıyor.

Ahmet Rüstem Ekici – Dönersen Islık Çal / Mekana Özgü Yerleştirme, 2015

Farazi bir biçimde oluşturulmuş “ötekiler” listesinde bulunmasak bile, gökyüzünden bakınca herkesin birbirine benzeyen noktalar olduğunu ve güzelden çirkine, iyiden kötüye olan ani dönüşün sorgulamasını yaptırıyor bize. Kısaca Dönersen Islık Çal, “Cam cama, can cana” bir film.

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir