İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Aşk ve Edebiyat Okyanusu: Martin Eden

“Buralara nereden geldiğimi biliyorum. Gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim.”

Jack London 1909’da yazdığı “Martin Eden” romanı için, yarı otobiyografik bir eser olduğunu söylüyor. Gençken denizcilik yapması, sonrasında dümeni yazarlığa kırması… hayatından hikayeye yansıyanlar. Yönetmen Pietro Marcello ise, “ben bunu sinemaya uyarlarım” diyerek vira bismillah demiş. Filmi izlerken kafamızın içinde “denizler aştım geliyorum” diye mırıldanmayı başta yadırgıyoruz ama söyledikçe alışıyoruz. Çünkü biliyoruz ki bu denizci kahramanın bir derdi var: Yazmak.

Eğitimsiz, konuşması düzgün olmayan, alt sınıfa mensup yakışıklı bir denizci Martin Eden. Yakışıklı kelimesini sahiden de önemsemenizi rica ediyorum. Kitaptaki baş döndürücü yakışıklılığını kendi kafamızda tasvir ederken film imdadımıza yetişiyor. “İşte bu da kanıtı” diyerek karşımıza Luco Marinelli’yi çıkarıyor.

Martin, limanda dayak yemekten kurtardığı Arturo adındaki genci evine bıraktığı sırada, evin diğer üyeleri ve bir de burjuvayla tanışıyor. Hoş geldin Martin, Hoş bulduk burjuva. Görür görmez aşık olduğu evin kızı Elena ise, tahmin edileceği üzere kültürlü ve sosyal sınıf basamaklarının yukarısında duran birisi. Elena en başından beri bu denizciye büyülenmiş gibi dursa da, ailesinin eğitimsiz birisini kabul etmeyeceğinin de farkında. Martin’in aşık olduğu kıza layık olabilmesi için elindeki malzemeler; özgüveni, güzel yüzü ve denizciliği. Fakat hala eksiği var. İmrenilesi bir hayatın açık bıraktığı kapıdan bir kere içeri girdi artık, daha sağlam malzemelere ihtiyacı olacak. Kültürel birikimi, kurulacak düzgün cümleleri ve uyulacak görgü kurallarını tamamladığı vakit, hazır. Onların yaşadığı dünya ile Martin’in yaşadığı dünya arasında sağlam, yüksek bir duvar sonuçta. Ne yapmalı? Kendini eğitmeli mesela. Elena’nin kibarca önerdiklerini görev belleyip kitap okumalı mesela. Tamam da, aynı metin iki kişi için de farklı perspektiften anlamlar kazandırmaz mı? Elena’nın aksine, okudukça düşünecek, düşündükçe de farkına varacak burjuvazinin dikenli tellerinin. İlerleme kaydettikçe bireyci olacak. Filmde, kendini geliştirme kısmı şöyle bir anlatılıp geçilmeseydi, azimli birinin yazarlığa attığı adımlara yetişmemiz daha kolay olabilirdi. Yine de bu çabasını sefalet içine yaşarken, kendi sınıfını yazdığı yazılarını çeşitli dergilere göndermesinden anlayabiliyoruz. Hüsran, yine hüsran ve yine hüsran.

Ablasıyla kaldığı ev her anlamda dar geliyor ona. Eniştesiyle olan çatışmasını, kazanacağı birkaç kuruş susturabilir belki. Onu da deneyecek. Maria adlı dul ve iki çocuklu bir kadının evinde kalmaya başlıyor. Hem kendine ait bir odası hem de ailesi oluyor. Aşk cephesinde de, Eleni’yle arasına kocaman bir mesafe giriyor. Kilometre mesafesi değil bu. Hani böyle, sınıfsal olur, farklılıklar falan vardır…

Martin Eden’in yazıları yayınlanmaya başlıyor. Tanınması ve merak uyandırması da gecikmiyor haliyle. Tutkusunun peşinden gidip, ulaşmak istediği yere ulaşıyor. Olmaktan korktuğu yer olan burjuvanın tam içinde buluyor kendini. Artık, kendini ve toplumu sorgulamanın getirdiği huzursuzlukla boğuşuyor. Varoluş sancısı, sancısının var olduğu yer. Başta kendine olmak üzere her şeye ve herkese olan inancını kaybediyor. Kendi sonunu, suyun akışına bırakıyor.

“Romanın ruhunu yansıtmayan filmler”in arasına girer mi, yoksa ucundan mı döner, kesin konuşmak istemiyorum. Buraya kadar olan kısmıyla örtüşüyor. Hatta renkler, atmosfer ve Luco Marinelli’nini oyunculuğu kaptırıp götürüyor. Hoşumuza gidecek bir detay daha, 16 mm estetiğine de sahip. Fakat, soru işaretleri bırakan kısım zaman ve mekan ilişkisi. O zaman yönetmene soruyorum: Esas kızın ismi Ruth iken, filmde neden Elena oldu bu bir, kitap Amerika’da geçerken film neden İtalya’da geçiyor bu iki, film hangi çağda geçiyor bu üç, televizyonun yayın tarihi 1926 olduğuna göre Martin’in yeğenleri nasıl televizyon izleyebiliyor bu da dört. İstediğin sorudan başlayabilirsin Marcello.

Marcello bunları düşünedursun. Büyük bir devrimin ilk çığlıklarını atmadan önce, eline bir taş alan, onu da toplumsal sınıf ayrımının tam göz bebeğine fırlatan Martin Eden’in, zirveye yerleşemeyecek oluşunu seyredelim.

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir