İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Alman Rocky: Gipsy Queen

Çok ağladık, çok terledik, fazlasıyla düştük ama hallettik. Şimdi maç zamanı. Nakavt!

İstanbul Film Festivali Haziran seçkisine açılışı Gipsy Queen‘le yapmanın şerefine, sol kroşemi kaldırıyorum! Çünkü Çingene Ali olsa, böyle yapardı.

Bir sağ kroşe, bir sol kroşe, hop mideye sıkı bir yumruk, aman kafaya dikkat derken; hayat en büyük darbesini savunmasız anında vuruyor Ali’ye. Hayır, karakterin ismine referans olan Muhammed Ali’ye değil.

Gidecek başka yeri olmadığı için, iki küçük çocuğuyla babasının kapısına giden ama geri çevrilen eski boksör Ali’den bahsediyorum. Çocuklarına bakabilmek için çeşitli işlerde böcek gibi ezilen, parasını alabilmek için de kıvranan Çingene Ali’den bahsediyorum: Eski boksör, Roman, iki çocuk annesi genç bir kadın. Boksörlüğü neden bıraktığı ve neden geçim mücadelesi verdiği kısmı filmin sessiz kalan tarafı. Ailesi tarafından tasvip edilmeyen bir ilişki yaşamasının sonucu kapı dışarı edildiğini, babasının “ailemizin gururuydun!” sözlerinden çıkarabiliyoruz. Ancak bizim olayımız, Ali’nin, şansının köşeyi sert döndüğü barda, boks antrenmanı yapma fırsatı bulması etrafında dönüyor. Çünkü bu dönüşün tarifi Ali’nin de dediği gibi: “Kelebek gibi hafif, arı gibi çevik”

Oyunculuk seçmelerine hazırlanan Mary adında genç bir kadının evinde kalıyorlar. O, bir tarafta resim yeteneği olan kızına, diğer tarafta da olup bitenlerden habersiz oğlan çocuğuna eşlik etmeye çalışan bir anne. Yan yanalar fakat asla beraber değiller. Dedim ya, geçim derdi diye. Bu iki çocuk annelerinin etrafında dönerken, adı lazım değil geçim derdi, üçüncü çocukmuşçasına var gücüyle, Ali’nin paçasından çekiştirip “paraaa paraaa” diye çığırıyor adeta. Tebrikler, sen kazandın. Ali’nin anneliği üzerinden demogoji yapmayacağım çünkü bu kadın, tüm bu “rollerden” çok daha fazlası. Otelde temizlik görevlisi de oluyor, köhne bir barda boşları da topluyor, inşaatta da çalışıyor. Yapabilir, elinden her iş gelebilir. Fakat o, otel odasının camlarını silerken, patronunun parayı eksik veriyor oluşuna ya da çalıştığı barın alt katındaki izbe ringde erkeklerin leş hareketlerine sıkı bir yumruk attığını düşlüyor, biliyoruz. Çünkü yaşamakta olduğu hayat ile tutkusu arasındaki mesafenin giderek aşılamaz olduğunu hisseden her insanın sıkışmışlığı var  Ali’de. Bu rölün duygusunu aktarmadaki başarısı, Alina Şehban’ın peformansından geliyor. Filmin en kayda değer kısmı budur belki de.

Peki nasıl oldu da kendini boks maçlarında buldu Ali? O izbe boks ringi dediğimiz yerde yapılan boks maçlarında antrenör olan ”Kara Kedi” lakaplı eski boksör Tanne (Tobias Moretti) sayesinde. Rakipleri karşısına şempanze kostümü giyerek çıkan siyahi bir erkeğe yapılan ırkçılık sonucunda –filmde bu konuya bile eğreti bir cümleyle tepki çekiliyor- şempanze kostümü Ali’ye devrediliyor. Rakibe havlu attırırcasına beklenmedik bir performansla “bu daha hiçbir şey” diyor. Şans bu ya, boks menajerinin orada bulunmasıyla Ali’ye sunulan on rauntluk bir maç teklifi arasında sadece birkaç damla ter, üç beş tane de havada uçuşan yumruklar var. Ardından da kendini, welter sıklet kategorisindeki şampiyonluk maçında bulmasıyla kan, ter ve göz yaşı hakimiyet sürüyor. Ne yazık ki, geçmişte yapılan boks filmlerinin aranılan tadı burada bulunmuyor. Dramatik anlar geldiği gibi gidiyor, boks sahneleri ise heyecan yaratmanın çok uzağında kalıyor. Karakterin dönüşümü kısa bir sürede, dar bir alanda gerçekleşiyor. Ali’nin başladığı yerle vardığı yer arasında, hepimizin uyması gereken sosyal mesafe kuralı kadar bir mesafe var. Yani kısa ve acısız.

Filmin noksan yanlarından dem vuracaksak, hızımızı kesmeden devam edelim: Bazı sahneler “ben bu sahneyi neden izledim?” dedirtecek kadar varlığını sorgulatıyor. Filmin bütününe hizmet ettiğini düşündüğüm ufak tefek nüanslar sadece yüzeyde yer buluyor kendine. Hikayedeki çatışmalar, kırılma noktaları geniş bir zamana yayılsaydı ya da farklı şekilde sembolize edilseydi, tüm hırsını kum torbasından çıkaran bu kadını anlamak o denli rahat olacaktı. Babasının göz bebeği, en büyük gururu ve umudu olan Ali, babasının ölümünden sonra,  onu kafasının içinde yaşatarak ve kudretli sesinden güç alarak ayakta duruyor her seferinde. Kendisini terk eden bir erkeğin cehennemin dibine gitmesini sonuna kadar desteklerken, onu kapı dışarı eden babasını hep yanında tutuyor. Kaçanı kovalamıyor, kaçtığı yere varıyor. Baba – kız hikayesinin virajlı yollarına değiniliyor filmde, az da olsa. İnsanın her şeye ve herkese karşın içinde yaşadığı yalnızlığından kurtulamamasının örneği denilebilir bu yapım için. Aman klişeye düşülmesin diyerek filmin sonunun oldurulamamış olması canımı sıkıyor. Yine de, mücadeleci bir kadının varlığının altının çizilmesi, her daim takdir ettiğim ve izlemekten kendimi alıkoyamadığım bir konu.

Elindeki malzemeyle tıpkı Ali’nin yumrukları gibi vurucu bir şey ortaya çıkarabilecekken, sadece omuz atmakla yetinmiş yönetmen Hüseyin Tabak. Dengemizi kaybediyoruz ama düşmüyoruz, darbe alacakken biz nakavt ediyoruz. Acı yok Hüseyin Tabak! Acı yok!

İlk yorum yapan sen ol

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir