İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

A Beautiful Day in the Neighborhood

Fred Rogers tarafından yaratılmış Mister Rogers’ Neighborhood, 31 sezon boyunca çocukları eğlendiren aynı zamanda gelişimlerine de sosyal açıdan erdem aşılayan bir televizyon dizisiyken, 2019’a uzanan kolu beyaz perdeye taşındı. 1 saat 49 dakika boyunca Tom Hanks’in Mr. Rogers’dan devraldığı yeni portreyi tanıyor ve pamuk şeker tadındaki sesin duygularımıza dokunuşunu izliyoruz.

Filmi izledikten sonra, kırmızı hırkanın “ben buradayım” diyen canlılığı ve mavi rengin huy olduğu bir çift ayakkabı aklımızın bir köşesinde varlığını korusun çünkü Mr. Rogers, ekrandan çocuklara seslendiği televizyon programında ikon haline gelen tarzıyla uzun soluklu bir serüvene başladı. It’s a beautiful day in the neighborhood’u her defasında naif tonla söylemiş olacak ki, etrafı çevreleyen tatlı bir şarkının hep bir ağızdan neşeyle söylenmesine olanak veriyor. Ufak da bir ricası var bu şarkının: “Lütfen olur musun benim komşum?”

Hayır, Tom Hanks yol boyunca koşan Forrest Gump değil, ıssız bir adada tek başına hayatta kalma mücadelesi veren Chuck da değil, yüzbaşı John Miller hiç değil. Ekrana bakarak anne baba olmaya ama en çok da çocuk olmaya dair samimi duygularını paylaşan naif bir televizyoncu sadece. Bu “kahraman” ile istemeyerek de olsa röportaj yapmak isteyen işinde başarılı gazeteci Lloyd (Matthew Rhys) karakterimiz var. Annesine bolca özlem duyan babasıyla sorunlu, pürüzsüz bir hayata sahipmiş gibi duran aslında geçmişin enkazlarını derinlere gömen bir aile babası. Lloyd, Rogers’in renkli stüdyosuna girdiği anda o dünyanın parçası olacağını bilmeden işini yapmanın gerektirdiği ciddiyetle görevine odaklanıyor. Fakat Rogers’ın rotası bu röportajdan daha fazlasını gösteriyor, Lloyd’un içindeki öfkesini dindirmek gibi büyük planları var. Farkında olmadan rolleri değişip soru soran tarafa geçiyor Rogers. Lloyd tarafından örülen duvara toslamadan önce tüm sakinliğini koruyor.

İlgini Çekebilir:  Sanatçı Katil: The House That Jack Built

Zamanla örülen bu duvar eski sertliğini kaybediyor ve Lloyd, “Senin baba olduğun bir ailede büyümek hiç kolay değildi sanırım” sorusuyla neşe dolu bir insanın hayatının bir başka yönünün olabileceğini irdeliyor. Sonuçta ebeveyn olmak, mükemmel bir ebeveyn olmak anlamına gelmiyor değil mi? İşte bu düşünceden yola çıkarak Lloyd, affetmekte zorlandığı babasına “ben de seni seviyorum” diyerek şefkatin güvenli kollarına sığınmaktan korkmadığı gibi, ailesine daha fazla zaman ayırmaya kararlı bir kahraman oluveriyor.

 Yönetmen Marielle Heller, bu iki zıt karakteri aynı düzlemde oturtmayı başarsa da, işin kurgu kısmında ayağı tökezliyor. Lloyd karakteriyle biraz daha özdeşebilir, Rogers’la daha fazla zaman geçirebilirdik sanki. Filmi izleyenler olarak, insana dair her şeyin konuşulması gerektiği düşüncesine ne diyorsunuz? Ben bir denerim en azından diyorum.

İlk yorum yapan sen ol

Cevap yaz