Aynı film içerisinde birden fazla karaktere hayat veren oyuncuların yer aldığı yapımlar giderek artmakta. Son yıllarda gerek Cate Blanchett'li Manifesto gerekse James McAvoy'lu Split hayli başarılı işlerdi. Son olarak, bu başarılı işlerin arasına oyunculuk bakımından What Happened to Monday (Yedinci Hayat) ile Noomi Rapace de girmiş oldu. Onlar kadar fazla karakter canlandırmasa da; hayat verdiği yedi kardeşin yedisi de, nasıl ki beş parmağın beşi de bir olmuyorsa, tamamen birbirinden farklı. Üstelik, Split ya da Manifesto'daki gibi karakterlerin kendine özel sahneleri yok denecek kadar az. Filmin büyük bir çoğunluğunda, kardeşler bir arada.

Yedinci hayat'ın yönetmen koltuğunda ise, senaryosu da kendisine ait olan ve öncesinde Nazi zombileri konu alan Død snø (Dead Snow) filmini yöneten, Tommy Wirkola oturuyor. Yıl 2073, aşırı popülasyon artışı sonucunda kıtlık, yetersiz konut gibi sıkıntılar yaşanıyor; bundan ötürü nüfus kontrol altına alınmaya çalışıyor. Bu kontrol; CAB, yani Çocuk Ayrım Bürosu diye adlandırılan bir bölüm tarafından yapılıyor. Görevleri ise, bir ailenin sadece tek çocuğa sahip olmasını sağlamak. Eğer birden fazla çocukları varsa onlara el konuluyor ve gelecek yıllarda hayata döndürülmek üzere "donduruluyor." Fazla uzak olmayan geleceği kendine arka fon alan filmimizde, bu sistem içerisinde hayatta kalmayı başarmış yedi kardeşin hikayesini izliyoruz.

Kardeşlerin adları haftanın yedi günüyle anılıyor ve her biri adının sahip olduğu günde dışarı çıkıyor, fakat kendi öz benlikleriyle değil, Karen Settman olarak. Dedeleri (Willem Dafoe) tarafından otuzlu yaşlarına getirilmiş, korunmuş, sistem tarafından "dondurulmamış" kardeşlerin hayatı bir Pazartesi günü değişiyor; çünkü Pazartesi adlı kardeş, işe gittiği Pazartesi günü eve geri dönmüyor. sonrasında ise, aksiyon başlıyor.

Yedinci Hayat bilimkurgu tarihinde çığır açmasa da, aksiyon konusuda ortalama olsa da, filmin sonunda CAB sisteminin başındaki Nicolette Cayman (Glenn Close) tarafından söylenenler akıllarda kendi dünyamıza ait soruları uyandırıyor. Şöyle ki; popülasyonumuz artmakta, binalar dikine yükselmekte, susuzluk başlı başına afrika ülkelerinde yaşanıyor ve bize de pek uzak değil, kıtlık da keza öyle. İşsizlik deseniz %10.2. Bu duruma dur demek için ne yapmalı? Denizler doldurulup, ağaçlar katledilip üzerlerine 30 - 40 katlı ufacık odalı binalar mı yapılmalı? Büyük şehirlerde hızlı yürünmüyor bile, kaldırımlarda insan trafiği var. peki çözüm ne olmalı? Filmin sonunda bizi düşündüren nokta da bu, çocuk doğumunun engellenmesi mi lazım? Dan Brown'un Cehennem kitabında olduğu gibi, dünyanın "geleceğini düşündüğünü öne süren" bir bilim adamı tarafından etrafa insanları kısır bırakacak bir virüs mü yayılmalı? Yoksa Cayman'in izlediği yol doğru mu? Çünkü o doğru şeyi yaptığına inanıyor, insanlığın devamlılığını sağladığını öne sürüyor.

2073'te ne olacağını kimse bilemiyor; ama durum bu halde devam ederse, pek iyi şeyler olmayacağı kesin. Etik konusunu bir kenara bırakıp mı hareket etmeli? Yoksa öleceksek, hep birlikte ölelim mi demeli?