Tozlu yolların istemsizce boğazımızı kaşındırdığı, yer yer Arizona'da hissettiren, kovboy filmlerine göz kırpmaktan da geri kalmayan 1991 yapımı Riddley Scott filmi. Daha çok afişiyle müsemma olan filmin ikonik bir hale gelmesindeki en önemli etken, karakterlerimizin polaroid kamerayla çektikleri "selfie." İki kadın karakterin dönüşümüne şahit oluyor, onlarla birlikte yollarda savruluyoruz. Aman dikkat! 

Kocası ve ev arasında sıkışmış, ruhundaki boşlukları tamamlamaya hasret duyan Thelma (Geena Davis) ve garsonluk mesleğinden bir hayli sıkılan, duygularını halının altına süpürüp bıçkınlığı eline almış Louise'in (Susan Sarandon) talihsiz hikayesini izliyoruz. Karakterlerimiz hayatlarındaki erkekleri bir kenarda bırakıp biraz uzaklaşmak adına tatil planları yaparken gözlerindeki "bu sefer olacak galiba" hissiyatını yakalıyoruz. Thelma kocasının boyunduruğu altında yaşadığı evden çıkıp, özgürlüğüne kavuşacakmış gibi koşar adımlarla arabaya biniyor ve iki karakterimiz için de macera başlıyor.

Karakterler filmin başlarında kendilerine dair ipuçları bırakıyor aslında. Thelma'nın gidecekleri yere varana kadar dikiz aynasında kendini incelemesi, yanmayan sigarayı ağzında tutarak çeşitli pozlara girmesi bir kız çocuğunun kendini tanıma sürecini hatırlatıyor bizlere. Louise ise, temkinli duruşuyla daha sakin ve sessiz kalarak yoluna odaklanmış biçimde. İlk uğrak yerleri olan barda omuzlarındaki yükleri ardında bırakıp keyiflerine bakıyorlar. Thelma barda yakınlaştığı erkek tarafından tecavüze uğramak üzereyken, Louise müdahale etmekte gecikmiyor. Gözlerindeki öfkeyle ateş açmakla yetinmeyip basıyor tetiğe. "Şunu bil ki, bir kadın böyle ağlıyorsa hiç eğlenmiyor demektir" sözleri kulağımızda yankılanıyor o esnada. Olayın renginin değiştiğini, artık tehlike çanlarının çaldığını anlıyoruz. Tiyatroda yazılı olmayan, "eğer sahnede bir silah varsa o silah patlar" kuralına karşılık gelecek olaylar bu sefer beyaz perdede karşımıza çıkıyor. Bu basit bir öfke, sıradan bir arkadaşını koruma içgüdüsü değil. Silahtan çıkan sadece bir "mermi" olmaktan çıkıp, ataerkil sisteme hizmet eden bu toplumda, yaşadıkları ve yaşayacakları bütün durumların öfkesine bürünüyor. Hal böyle olunca canı yanan bir kadını koruma arzusu aslında canı yanmış bütün kadınlar adına ayağa kalkmanın göstergesi haline geliyor.

Kimsenin kendilerine inanmayacağını, bu yüzden de izah etmenin bile faydasız kalacağını bildikleri için kaçıyorlar. Çıktıkları bu yol artık daha çetrefilli bir hal alıyor ve karakterlerimiz dönüşümlerinin başlangıcını ilk kırılmayla yaşıyor. Eli silah tutan Louise'in soğukkanlılığını korumaya çalıştığını ve bocalamış vaziyette olan Thelma'yı yatıştırdığını görüyoruz. Dümeni Meksika'ya kırmaya karar veriyorlar ve farkında olmadan bir diğer kırılmanın fitilini ateşliyorlar.

Akıllara ziyan çekiciliği ve toyluğuyla Brad Pitt'i kesiyor gözlerimiz. Bu bebeksi duruşunun ardında Thelma'nın önce kalbini sonra parasını çalacak oluşunu hesaba katmadan seyir ediyoruz. Tüm bunlar yaşanırken rahat nefes alabildikleri belki de tek alan olan yolda, tır şoförünün sözlü tacizine uğruyorlar. Bu yıkımlar onları daha da sertleştirip Western kadınına dönüştürüyor. Çıtkırıldım tavırlarından sıyrılıp ikinci bir Louise olabilecek hale gelen Thelma'nın dönüşümüne ve benliğini bulmaya çalışmasına şahit olmak merak uyandırıcı.

Bu iki karakterimiz canlarını sıkan her şeye ve herkese karşı silahlanıp başkaldırırken ardında polisleri, hayatındaki erkekleri ve tüm sorumlulukları kararlı bir duruşla geride bırakıyor. Frenin varlığı onlar için bir önem teşkil etmezken "sisterhood"luk adına gaza basıyorlar. Özgürleşme bağlamında yola çıkılan, beklenmedik virajlarla karşılaştıkları ama en nihayetinde "özgür " olabildikleri, yolda olmaktan ziyade, yoldan çıkma hikayesi. "Let's not get caught. Let's keep going."