Robert Eggers'in 2015 tarihli ilk filmi The VVitch'i takip eden The Lighthouse, sadece ondan daha iyi değil, aynı zamanda açıklanamaz bir çılgınlığa dalmak gibi.

The Lighthouse'un ilk çarpıcı yönü, görüntüsü. 35 mm'yle çekilen ve 1.19:1 en-boy oranına sahip kare biçimli, eski bir formatta filmi izliyoruz. Bu yeterince klostrofobik değilmiş gibi siyahı, beyazdan daha baskın gösteren monokrom bir görüntü için özel bir lens filtresi kullanılıyor.

Tüm bu kararların etkisi, filmi 1800’lerden kalma hareketli bir fotoğraf gibi gösteriyor. Sisin içinde gizlenen karanlık bir geminin, kükreyen denizde süzülüşüyle başlıyoruz - tıpkı bir Georges Méliès filminden çıkmış. Anakronistik olduğu kadar tarihe derinden bağlı, hem epik hem de modern, zaman ve mekanın tümüyle dışında...

The Lighthouse'ta etkileyici ikinci unsur, deniz fenerinin ta kendisi. Uzak okyanusun içinde, kanlı etten koparılmış çentikli bir diş gibi yükseliyor. Eggers'in estetiği sayesinde katbekat rahatsız edici ve kasvetli bir ortama dönüşüyor. Deniz feneri, kare çerçeveyi dolduruyor ve bir korku filminden fırlamış gibi duran harap kulübeyle birleşiyor. Burası, belki de filmdeki insanlardan daha çok bir karakter. 

Çünkü The Lighthouse'taki karakterler, zorlukla görülüyor. Robert Pattinson’ın canlandırdığı Ephraim Winslow karakteri çoğunlukla sözel olmayan, yoğun bir fiziksel performansa dayanıyor. Lafları ve tavırları, tarihsel metinlerden geliyor. Böyle olabilmesi için Eggers, 1800’lerin başlarında çiftçilerle yapılan konuşma transkriptlerinden faydalanmış. Buna karşılık, Willem Dafoe’nin başarılı Thomas Wake portresi, saçma ve süslü bir şekilde, denizcilerin 200 yıl öncesine ait argo sözleriyle donatılmış.

Wake için yarı efsanevi bir yaratık bile denebilir - anlaşılması güç argo lafları, fırtına gibi püskürten pütürlü bir surat. Sadece kazançlı bir kariyer değişikliği arayan Winslow ise baltayı sert taşa çarpmış. Korkmuş bir halde, sonsuz okyanusa çarpan sert rüzgarlardan titrercesine adanın etrafında dolaşıyor. Eldeki rahatsız edici malzemeye mükemmel şekilde uyan ve aktörlerin en iyileri arasında yer alan iki abartılı performans var karşımızda.

Öldürücü darbeyi ise delilikten yiyoruz. İlk işaretler, zamanın kalın, ayırt edilemez ve anlaşılmaz çamur içinde erimesiyle ortaya çıkıyor. Daha birkaç gün geçmiş gibi duran anlatıda, iki haftanın geçtiğini Wake'ten duyuyoruz. Bundan haftalar sonrasıymış gibi hissederken, daha 2 gün olduğunu öğreniyoruz. 2 gün mü, yoksa yıllar mı geçti? Yoksa hep buradalar mıydı? Peki ya hiç olmadılarsa? Her şey bir hayal ürünü mü? Bu sorular, tüylerinizi diken diken etmeye yetiyor.

Ama sonra halüsinasyonlar -umalım ki halüsinasyon olsunlar- başlıyor. Sirenler kayalara vuruyor, kanıyorlar. Winslow bu rahatsız edici yaratıklarla ilgili cinsel fanteziler kuruyor. Öyle ki bazı sahnelerden sonra The Shape of Water yanında Kayıp Balık Nemo gibi kalıyor. Tek gözlü bir martı, Winslow'a işkence ediyor. Wake'in girmesini yasakladığı, deniz fenerinin tepesinde garip dokunaçlar görüyor. Yaşlı denizci, anahtarları ve karanlık sırları tutabilecek kalın ciltli bir günlüğü koruyor.

Ateşli havalemiz dinip bu kozmik dehşet sona erdiğinde, bileklerimize kadar boka batmış ve bitap düşmüş şekilde filmden ayrılıyoruz. The Lighthouse, geleneksel anlamda bir filmin çok ötesinde - hezeyanlar yaşatan fiziksel bir sıkıntı adeta.