Yolculuk  filmlerinin tatlı tesadüflerini içinde barından  bir  Fatih Akın filmi. 1 saat 38 dakika boyunca masalsı bir dünyadan gümrük kapısına kadar sert geçişler yaptığımız, yüzlerde tebessüm  bırakan enfes bir yapımla 2000 senesine uzanıyoruz.

Film aslında hikayenin ortasında başlıyor.  Ceset taşıdığı arabasıyla İsa rolündeki  Mehmet Kurtuluş, otostop çeken Daniel'i güç bela arabasına alıyor ve hikayesini merak ederek aksi tavırlarıyla yola koyuluyor . "Bir kızı arıyorum" diyor Daniel. Radyodan duyulan ses oldukça tanıdık ve bir o kadar da manidar: "Değer mi hiç? değer mi hiç?"

Daniel'in serüvenini geriye sarıp geçmişe yolculuk ediyoruz biz de. Sade ve çekimser bir hayat süren Fizik öğretmeni Daniel (Moritz Bleibtreu) -Run Lola Run'dan hatırlıyoruz-  kendisine ilgi duyan tezgahtar Juli'den (Christiane Paul) güneş sembollü bir yüzük satın alıyor. Bu yüzüğün ona şans getireceğini ve yakında üzerinde güneş sembolü olan bir kadınla karşılaşacağını söyleyip akşamki partiye davet ediyor. Daniel o akşam davet edildiği partide yerini erkenden alıyor. Üzerinde güneş simgesi olan herkesin,  hayatının aşkı olabileceği ihtimaline karşı dikkatli bir şekilde etrafına bakarken aradığı şeyle kesişiyor gözleri. Bu kadar çabuk ve bu kadar kolay mı olacaktı sahiden? Yoksa bu yüzük Juli'nin dediği kadar "şanslı" mı? Güneş motifli kıyafetiyle karşıdan gelen kadına şaşkınlıkla bakıyor karakterimiz. Tek gecelik konaklayacak ucuz ve yakın bir yer arayışında olduğundan bahsediyor Daniel'e. O da afallamış halinden sıyrılıp öyle bir yer bildiğini söyleyerek hemen atağa geçip ismini soruyor. "Melek" diyor karaktere hayat veren İdil Üner. Kalacak yerden önce doyurulacak karınlarını düşünerek İstanbul tablolarıyla dolu bir restorana giriyorlar. Bu sırada ikiliyi gören Juli, kendine biçtiği payı başkasına kaptırmanın hayal kırıklığıyla kalakalıyor. Melek'in Daniel'e İstanbul'dan bahsettiği sıralarda tekrar tanıdık ama bu sefer daha içli bir ses yakalıyor bizi: "Urfa'nın etrafı"...

Restorandan ayrılıp kumsala gitme fikri ikilimiz için çok keyifli geliyor ve Akdeniz akşamlarını aratmayacak ortama giriş yapıyorlar.  Arabesk ambiyansını geride bırakacak naif bir parçayla Melek, "güneşim ayım sana ışık olsun" u seslendiriyor ve dalga sesleri oradan yanımıza kadar geliyor. Bu hikaye geceyi beraber geçirip, sabah Melek'in havaalanına bırakılmasıyla son buluyor desek de aslında bu bir son olmayıp kaderinin peşinden İstanbul'a gitmekte kararlı olan Daniel için yeni bir başlangıç haline geliyor.

Her yaz, ilk hangi araç durursa onun gittiği yöne gideceğim oyunuyla tatile çıkan Juli'nin karşısına İstanbul'a gitmek üzere olan Daniel çıkıyor. Juli, rotasını tahmin ettiğimiz gibi İstanbul'a çiziyor  Melek'e kaptırdığı rolü geri alma fırsatını düşünerek. Yol insanı dönüştürüyor ve biraz da büyümesine katkı sağlıyor. Biz de bu dönüşümü Daniel üzerinde görüyoruz. Denediği ilk uyuşturucu, bu zamana kadarki hayatında ettiği ilk kavga, belki de çektiği ilk otostop... Hepsi dönüşümünün bir parçası. Talihsizlikler davetsiz misafir gibi ikiliyle birlikte yolculuk ediyor sanki. Arızalanan araba sonucunda kalmak zorunda oldukları otelin tek kişilik odasından sonra limanda yabancılar tarafından denize atılıp ve yüzerek karaya çıkan Daniel, artık yoluna tek başına devam ediyor ve Kamyon şoförü olan Macar kadın Luna'nın yolcusu oluyor. Onunla birlikte yeraltı dünyasının neon ışıkları altında oyuncak oluyor. Luna'nın ettiği dansta Juli'nin yüzünü görüyoruz. Aklına düşen kadın Juli mi, yoksa İstanbullu Melek mi? Artık yüzler birbirine karışıyor tıpkı güneş ile ayın karıştığı gibi. Hem parasını hem  pasaportunu hem de uğruna sınırlar aştığı şans yüzüğünü kaptırmanın hezeyanıyla kendini Macaristan - Romanya sınırında buluyor. Fatih Akın'ın gümrük memurunu canlandırdığı bu sahneler filmin seyir zevkini daha da bir yükseltiyor. O sınırda Juli çok geçmeden mavi gözleriyle karşımızda beliriyor. Evli oldukları yalanını söyleyerek sınırı geçip bambaşka tesadüflere kucak açıyorlar bize de gülümsemek kalıyor. Olaylar birbirini izlerken arayış içinde olan karakterimiz, aslında bulduğu şeyin aradığı şey olmadığının farkına varıp belinde güneş dövmesi olan Juli'ye "ich liebe dich" demenin geç kalmışlığını öpücüğüyle telafi ediyor.

Sevdiğin kişiyle araba çalmanın ne kadar romantik olabileceğini düşündüren, Türk - Alman karışımının hissedilen dokusuyla ümitleri yeşerten muazzam bir yapım.

"Ah o gözlerin arasın beni izlesin
peşime düşsün
ah o dudakların gelsin bulsun tatsın
ve öpsün beni"