Sultan filmi, ataerkil ve çarpık bir düzeni arabesk kültürü içinde, trajikomik bir biçimde betimliyor. Yani izleyiciyi, ağlanacak haline güldürüyor.

Yıl 1978, Senaryo Yavuz Turgul'un marifeti, yönetmen koltuğunda ise Kartal Tibet oturuyor. Başrolde Türkan Şoray, nam-ı diğer Sultan!

Hikaye, gecekonduda yaşayan bir grup insanın, bulundukları bölgeden zorla tahliye edilme sürecini anlatıyor. Dolayısıyla gecekondu teması filmin tüm atmosferini kaplıyor. Çünkü dönemin popüler kültürü olan arabeskin çıkış noktası, toplumun her kesimine sonradan yayılsa da, sanayileşme sürecinde taşradan kente gelip gecekondulara yerleşen alt tabakadır. Söz konusu bu sınıfın kent kültürüne ayak uydurmaya çalışırken, taşra geleneğinden de vazgeçmemesi 'arabesk' kavramını ortaya çıkarıyor. Filmde bunu temsil eden en temel öğe ise mahalle dolmuşu olarak görünüyor.

Senaryo, mahalle dolmuşunun içinden erkek egemen bir düzeni ve namus faaliyetini sorgulayarak ilerliyor. Minibüste çalan arabesk kasetler bize o dönemde yaşayan insanın psikolojisini mırıldanıyor.

Sultan, isminden de anlaşılacağı üzere bir iktidar meselesi. Erkek egemen bir toplumda  tek başına 4 çocuğuna bakmakla yükümlü, güzelliği herkes tarafından onaylanan bekâr bir anne. Namuslu, güzel ve iyi olması, Yeşilçam’ın klasik iyi kadın tiplerine benzeyen tek yönü. Bekar, namuslu bir anneyken, duygularının ve cinselliğinin olması da onu muadili iyi kadınlardan farklı kılan en büyük yanı!

Erkek şiddetine, kadın baskısına ya da sınıfsal farklılığından ötürü maruz kaldığı saygısızlıklara –geçimini sağlamak pahasına da olsa- katlanmaması, Türk sinemasında yeni bir 'iyi kadın' modeli oluşturuyor. Sahip olduğu gücü en etkin şekilde kullanan fakat bu gücün farkında olmayan, üstelik bu gücü önemli bir feminist yanılgıya kapılmadan, erkekleşmeden sergileyen bir 'iyi kadın' modeliyle tanışıyor izleyici.

Bunun en güzel yansıması da sevdiği adam ile Sultan arasında geçen kavga sekansında peyda oluyor. Birbirlerine aşık olan kadın ile erkeğin kavgasının çamurun içinde geçmesi ana teması betonlaşma olan filme hesap verirken, bu işleyişin kadın erkek kavgası üzerinden çamurun içinde gösterilmesi de meselenin varoluş yönüne tekabül ediyor. Aynı zamanda çamur temsili, hikayenin temelinde topraktan (taşradan) gelen bir grup insanın betonlaşmaya karşı verdiği mücadeleyi  yansıtıyor.

 

 

Ayrıca aynı sekans  içinde daha önemli bir esas var ki o da Yeşilçam'da tüm dayak yiyen ve kendini koruyamayan kadınların intikamını alıyor. Bunun sebebi de bahsi geçen kavgayı kadının (Sultan'ın) başlatması oluyor. Yani bu kavgada ve öncekilerde ilk tokadı hiç çekinmeden ve erkekleşmeden atan hep Sultan oluyor. Daha da önemlisi karşıdaki erkek, kendisine savaş açan tarafın kadın olmasına rağmen, incelmeden, arka planda kadının güçsüz olduğuna vurgu yapan yapmacık bir nezakete kapılmadan, yani karşısındaki kadının gücünün farkında olarak savunmaya geçiyor.

Film, bu şekilde hep bir kavga halinde ilerlerken senaryonun sonunda yeni bir başlangıç görülüyor. Bu da temelinde toprak ve kadın-erkek ilişkileri olan bu kavganın aslında hiç bitmeyeceğini gösteriyor. Üstelik sevdiği adam, onlarca kişinin evsiz kalmasına neden olan babasının iktidarını reddedip, Sultan'ın egemenliği altına giriyor. Yani erkek iktidarı her ne kadar diz çökmese de, Sultan'ın önünde rükûya eğiliyor. Kazanan arsa rantçıları olsa da mutlu olan yine gecekonduda insanları oluyor.