Bu röportaj ilk olarak Novicinema Fanzin'in Ekim 2018 tarihli 10. sayısında yayınlandı.

Sapkın ilişkiler, kutsala saygısızlık, bebek ölümleri, drag kraliçeleri, fahişeler, vahşet, dehşet ve aşırı şiddet! 2015 yapımı Holy Hell’de hepsi var. İğrenç bir mizah anlayışı olan çılgın bir istismar filmi anlayacağınız. Ufak bütçesine ve sınırlı imkanlarına rağmen epey ses getirdi. Birçok festivalde gösterildi ve onlarca ödülle geri döndü. Konu olarak baktığımızda klasik intikam filmlerinin muzip bir yeniden yorumu. Yönetmen Ryan Laplante, Peder Augustus Bane’i canlandırıyor. Bane, Tanrı’nın öğütlerini aktaran, kilise cemaatindekilere yardım etmeyi seven bir rahip. Sadık dostları Bonner Ailesi de kızları Amy’nin asi tavırları için ona başvuruyor. Ne var ki, Bonner’lar şehrin kötü bir mahallesinde yaşıyor. Bane’in onlara yardıma gittiği akşam, kana ve ölüme susamış Macfarlane Ailesi evi basıyor. Bonner’lar ve Bane, korkunç işkencelere maruz kalıyor. Her şey bittiğinde, yalnızca Amy ve Bane hayatta kalıyor. Böylelikle İncil’de de geçtiği gibi, Bane göze göz, dişe diş bir intikam yolculuğuna başlıyor.

Naz Ekmekçi: Biraz klişe bir soruyla başlayayım, Holy Hell’i yapmak için sana ilham veren neydi?

Ryan Laplante: Daha yeni Rent müzikalini yönetmiştim. Dürüstlükle, insanlıkla ve incelikle dolu bir yapım. Bu yüzden tam tersini yapmak istedim. Sonuç Holy Hell oldu. Bir katliama tanık olan rahibin hikayesi. Artık sadece silahına güveniyor ve intikam peşinde koşuyor! Second City Doğaçlama Konservatuarı mezunu ve film delisi olarak ilk yazma ve yönetme deneyimimdi. Korku-komedi türü, bana ve ekibime iyi uyacak gibi görünüyordu. Ayrıca bir katolik olarak yetiştirildim, bu yüzden tüm o tek cümlelik dini şakaları yazarken çok eğlendim.

Holy Hell’in konusunu bir de senden dinleyelim.

Holy Hell abartılı, şok edici, cinsel açıdan sapkın ve kanlı bir hikaye. Augustus Bane, üzerine çok gidilmiş bir peder. Tanrı yerine, revolverine dua etmeye başlamış ve cemaat üyelerini öldüren gangsterleri avlıyor. Death Wish (Yara, 1974) ve The Toxic Avenger (1984) ile Hobo With A Shotgun (Kelle Koltukta, 2011) karışımı olarak tanımlıyorlar. Klasik aksiyon, korku ve istismar filmlerine modern bir bakış aslında. Bu uzun metrajlı filmin amacı film, zevk ve makul toplumsal davranışlarla belirlenen her sınırı anarşik bir coşkuyla kırmak.

İstismar ya da B-Filmleri hayranı mısın? Bu türlerde seni etkileyen filmler var mı?

80’lerdeki B-Filmlerinin büyük hayranıyım ve etkilendiğimi de inkar edemem. Ama 2007 yılında Tarantino ve Rodriguez tarafından yönetilen Death Proof ve Planet Terror (ki açılış haftasında izlemiştim) beni doğrudan etkiledi. Grindhouse sayılmasa da, Death Wish ve Dirty Harry (1971) filmlerini de seviyorum. Bazen kendimi, karanlık film sahnelerinden oluşan bir ansiklopedi gibi hissediyorum. Holly Hell’de, Russell Crowe’un Virtuosity (Sanal Gerçek, 1995) filminden bir replik var mesela. 90’lı yılların çöp filmlerinden alınmış güzel bir parça. Bunu yapmayı çok seviyorum.

İlk uzun metrajlı filmini yönetmek nasıldı? Çekim boyunca uğraştığın en büyük zorluk neydi?

Post prodüksiyon (gülüyor)! Çekimdeki büyük zorluklardan biri, son dakikada oyuncu değiştirmekti. Çekimi neredeyse altı aya yaydık, bu da çoğu oyuncunun başka işler yüzünden caymasına neden oldu. Hatta bir keresinde oyuncu, onun için ayırdığımız günü unuttuğu için gelemedi. Bütün bu çılgınlıklara rağmen, en zorlusu post prodüksiyondu. Film çekmek isteyenlere en büyük tavsiyem, sese yatırım yapmaları. Yoksa kurguda resmen acı çekiyorsunuz. Sonunda, inanılmaz bir ses kurgucusu olan George Flores’le çalışmaya başladık. Her kuruşuna da değdi. O olmadan, filmle elde ettiğimiz başarıların hiçbirine sahip olamazdık.

Her kuruş demişken, bütçe konusunu biraz açmak istiyorum. Film için indiegogo kampanyası başlatmıştın, nasıl gitti? Crowdfunding nasıl bir deneyim? Uwe Boll, son filmi için hiç para toplayamayınca “saçmalık” demişti, buna katılıyor musun mesela?

İnsanların internette gördüğü bir projeye aşık olup durup dururken tonlarca para vermesi fikrine herkes bayılıyor. Esas “saçmalık” olan bu fikir aslında. Başarılı kampanyalar yürüten insanlar tanıyorum. Ama onlar, günün her saatini kampanya için koşturarak harcadı. Dahası çekirdek ekipleri, önceden belirlenmiş topluluklarda kampanyaya katılımı teşvik etmek için çaba sarf eden, en az bir düzine insandan oluşuyordu. Pek çok kişi, destekçileriyle sürdürmeleri gereken ilişkiyi anlamadan crowdfunding işine giriyor. Holy Hell için kampanya başlattığımda ben de bu ilişkiyi anlamıyormuşum mesela. Bunu şimdi görebiliyorum ve zamanda geri gidebilsem, işleri farklı şekilde ele alırdım. İleride filmlerim için yeniden kampanya başlatırsam, bunu yapacağım da. Bir kampanya yürütmek, yaptığınız şey için bir kitle olup olmadığını öğrenmenin en harika yolu. Tabii eğer böyle bir kitle yoksa, bunu da çok hızlı öğreniyorsunuz ve bu biraz acı verebiliyor.

Yanılmıyorsam, bu film için 25 bin dolar topladın. Bütçe daha fazla olsaydı, filmde neler farklı olurdu?

Filmin bütçesi 25 bin dolardan biraz daha fazlaydı (gülüyor). Bir evden daha ucuz ama bir arabadan çok daha pahalıya mâl ettiğimizi söylemek yanlış olmaz. Ama dürüst olmam gerekirse, film tam da bu kadarlık bir bütçe için yazıldı. Daha fazla param olsa, mekan için daha çılgın yerler bakabilirdim ya da daha iyi efektler kullanabilirdim. Daha gerçekçi silah sesleri ya da daha büyük dövüş sahneleri koyabilmeyi çok isterdim. Bane ve El Diablo’nun daha büyük bir kilisede ya da daha da iyisi Vatikan’da kozlarını paylaştığını düşünsene!

Maddi ve manevi olarak filmde büyük bir rol oynadığını söyleyebilirim herhalde. Yönetmenlik ve oyunculuğu bir arada yürütmek seni zorladı mı?

Kariyerime oyuncu olarak başladım, o yüzden bana normal geliyor. Ama çekimlere başlamadan önce, Bane’i oynamak gibi bir niyetim yoktu. Sonra bir baktık çekimler aylarca sürecek, Peder Bane de neredeyse her sahnede var. Her gün sette olmayı garanti edebilecek tek kişi vardı, o da bendim. Yani, Peder Augustus Bane’i oynama hikayem bu (gülüyor). Kameranın bir önüne bir arkasına mekik dokumaktan keyif aldım. Bazen zor oldu tabii. Bu yüzden görüntü yönetmenime beklediğimden daha fazla güvenmek zorunda kaldım. Bu da çekim süremizi çok yedi. Yine de, birkaç gün sonra düzenimizi oturttuk ve bildiğim tüm ekiplerden daha hızlı çalışmaya başladık.

Senaryoyu yazarken “Ya, bunu da çok abarttım” dediğin oldu mu, yoksa yazıp nereye gittiğine bakmayı mı tercih ettin?

Kesinlikle olmadı (gülüyor)! Ancak senaryo taslağımda olmayan ama filme eklediğimiz bir sahne oldu… Kötü karakterlerimizden ikisi arasındaki “aşırı yakınlık” diyelim. Çekimlerden birkaç ay önce masa okuması yapıyorduk. Oyuncular oturdu ve bana “Bunu yapmak dışında başka her yöne gitmişsin” dedi. Göreve çağrıldığımı hissettim, çünkü sahneyi çekmeyi çok istiyorlardı. Ben de filme eklemek zorundaydım. Böyle çılgın bir film herkesi çılgına çeviriyor ve harekete geçiriyor. Bütün yetenek ve ekip, bu deliliğin bir parçası haline geldi.

Masa okumaları sırasında doğaçlama gelişen başka sahneler de oldu mu?

Filmi seyredenler çoğunun doğaçlama olduğunu düşünebilir, çünkü çok çılgınca. Ama senaryoda olmayan sadece üç replik var. Hepsini oyuncular önerdi ve ben onaylayınca dahil edildi. Oyuncuların önerdiği tek sahne, az önce bahsettiğim. Ama onda da yalnızca bir fikir ortaya koydular ve bütün diyalogları ben yazdım. Eğitimli bir doğaçlamacıyım ve doğaçlama yapmayı seviyorum açıkçası. Ama filmdeki mizahın tonu o kadar belirgindi ki doğaçlamaya fazla yer bırakmıyordu. Böyle olunca da yapılan doğaçlama, aptalca ya da iğrenç oluyordu.

Oyuncuların senaryoyu okuyup “Hayır, bu kadarını da yapamam!” dediği bir yer var mıydı?

Bütün oyuncular her şeyi kabul ederek dahil oldu. Hepsi çılgındı, tabii rolleri tanıdığım insanlara göre yazmam da yardımcı oldu. Ekip üyelerinden biri itiraz ettiği için değiştirdiğimiz bir sahne var. İlk taslaklarda kötü karakterlerden biri, bebeği mikrodalga fırına koyuyordu ve bebek patlayarak ölüyordu. Ne var ki, projeye gönülden bağlı görüntü yönetmenim Kyle C. Parker, eğer bu sahneyi çekersek hamile kız arkadaşının onu terk edeceğini söyledi. Sahneyi başka bir şeyle değiştirirsem kabul edip etmeyeceğini sordum. Tamam dedi. Bir sonraki taslakta, kötü karakterler bebeği yere vurarak öldürüyordu ve birkaçı bebeğin kanıyla sırılsıklam oluyordu. Kyle, keşke mikrodalga sahnesini değiştirmeseydik dedi. Ama ben sözümü tuttum!

Genelde iyi karakter yazmanın zor olduğunu söylerler, senin için nasıl bir süreçti? Augustus Bane, Dokes ya da diğer karakterler nasıl doğdu?

Temelinde grindhouse türü yatan, intikam filmlerini hicveden bir uzun metraj yaptığımı bilerek, öncüllerinin sağladığı formüllere sadık kaldım. Sayfa üzerinde Holy Hell, Hollywood kurallarına harfi harfine uyuyor. Bu yüzden final hesaplaşması için (kötüler tarafında) bir piskoposa, onun hükmedeceği görsel olarak dikkat çeken çocuklara ve ikinci perdenin sonunda ortaya çıkacak havalı bir baş kötüye ihtiyacım olduğunu biliyordum. Dokes karakteri, muhteşem Michael Rowley tarafından hayata geçirilmeden önce, biraz Tommy Lee Jones’un Batman Forever’daki performansına dayanıyordu. Evet, kötü filmlere gelince takıntılarımı her yerde görebilirsin. Macfarlene’lerin geri kalanı da görsel stereotiplere dayanıyor. Trisha, vampirimsi bir sadist. Buddy, steroid ve kokain bağımlısı bir saldırgan. Sissy için ise, istismar sinemasının kraliçesi Divine’dan ilham aldım. Bane ve Amy daha zordu, ama onları da bir stereotipe oturttum (altında bazı ince farklılıklarla tabii) ve bu da bana ilerlemek için harika bir çerçeve verdi. Bane sonradan Terminatör’e dönüşen süper iyi biriydi, tabii eğer Terminatör’ün replikleri acemice ve saçma olsaydı. Amy, bizim “altın kalpli fahişe”mizdi. Teknik olarak fahişe değil, sorunlu genç bir kadın yalnızca. Türün aşırılığını yakalamak için onu tekerlekli sandalyeye oturttum ama Amy, stereotipin ana hatlarını takip etti.

Filmde dini hicveden bir ton var. Bu kararının arkasında ne vardı ve filmin herhangi bir dini açıklamada bulunduğunu düşünüyor musun?

Ah, zor sorulara geldik (gülüyor)! Katolik okul sistemi içinde büyüdüm ve kilise benim için iyi bir şeydi. Peder Bane gibi birini hiç tanımadım, yemin ederim! Aslına bakarsan, gerçek hayatta pasifistim. Katolik olarak büyümenin getirdiği en büyük şey, İncil’deki ayetleri ve manyak bir pederin her an yanlış yorumlayabileceği kuralları bilmem oldu. Kilisenin tüm o teatralliğini alıp, sapkın ve eğlenceli bir şeye çevirme imkanı buldum. Kilise bana birçok şaka kazandırdı! Nihayetinde, filmin dine dair belirgin bir açıklaması olduğunu sanmıyorum. Bu, deliren ve deliliğinin parçası olarak dini kullanan bir insan hakkında. Ama film doğuştan anti-otoriter ve kasten saldırgan. Yani, bir şeylerin nasıl olması gerektiğine dair katı inançları olan herkesin tepesini attıracağı anlamına geliyor. Anarşik bir film ve birçok dinin karşıtı (en azından kiliselerin) gibi görünüyor.

Eskiden indie sinemacılar küçük bir kamerayla her şeyi yapıyordu. Ama dijital kameraların, bilgisayarların, hatta akıllı telefonların gelmesiyle film yapımcılığı her zamankinden daha erişilebilir bir şey oldu. Modern teknoloji sana ne yönde yardımcı oldu?

Dijital kameralar olmasaydı, bu filmi asla yapamazdık. Binlerce tekrar alabiliyorsun, çıkan şeyin tam olarak neye benzeyeceğini görebiliyorsun ve maliyeti de düşük. Ama erişilebilirlik fikrinin, ünlü yönetmenler “herkes telefonla film çekebiliyor” dediği için oluştuğunu düşünüyorum. Bana göre bu tamamen saçmalık. Kimseye film çekmeyin demiyorum. İnanılmaz düşük bütçelere, dandik kameralarla çekilmiş bir sürü film izledim. Ama izleyebilmemin sebebi, küçük çaplı film festivallerine katılıyor olmam. Harcadığın parayı geri kazanmanı sağlayan dağıtım konusunda bir şansın olsun istiyorsan 4k çekim yapman, 5.1 ses düzeninin olması gerekiyor. Geri kalan her şeyin de mükemmel olduğundan emin olmalısın. İnsanlar her şeyin sesle ilgili olduğunu söylüyor ve öyle de. Kötü ses, daha göndermeden filmin battığı anlamına geliyor. Ama görsellerin de kötüyse, istediğin gösterimi alman mümkün değil. Holly Hell, elinden gelenin en iyisini yaptı. Ama hollywood ayarında bir sinematografiyle, 4k çekme imkanımız olsaydı şu an çok daha farklı bir yerde olurduk. bunun için çok paraya ve (ekibinizdeki herkesin müthiş teknik becerisiyle birlikte) en pahalı oyuncaklara ihtiyacınız var. Ne yazık ki, seyircilerde ve endüstride “Film, Hollywoodvari görünmüyorsa iyi değildir” düşüncesi var. Her zaman korkunç teknik unsurlarla yola çıkıp başarılı olan filmler olacaktır, ama onlar piyangoyu kazananlar! Şu anda iyi bir film yapımcısı olarak kazanmak istiyorsanız, ciddi bir yatırım yapmanız ve bu işte gerçekten çok iyi olmanız gerekiyor.

Holy Hell’den sonra birkaç kısa film çektin, onlardan da biraz bahsedebilir misin?

Bir grup kadın sanatçının oynadığı Mom Jail adında kısa komedi filmi çektim. Birçok festivalde de yer aldık. Ondan sonra başka bir kısa film geliştirdim. Holy Hell’in yapımcılarından aldığım dönüte bir cevap niteliğindeydi. Toplantılara gittiğimde bana “Çılgınca bir film yaptın, ama gerçek bir film yapabilir misin?” diyorlardı. Bu beni deli ediyordu. Bu yüzden The Devil’s Due filmini yazdım ve yönettim. İçinde vahşet, hatta küfür bile yoktu. Yalnızca diyalog, performans ve atmosfere dayanan bir korku kısasıydı. Ana fikri şu: Bu filmi şeytan yaptı. Hem de sadece senin için. Söyleyeceklerini duymak istemez misin? The Devil’s Due, şimdiye kadar yedi festivale seçildi. Festival gösterimlerine yeni başladı, o yüzden önümüzdeki birkaç ay boyunca görmek isteyen herkesin yakınındaki bir sinemada olacağını umuyorum! (Tabii Türkiye için şimdilik biraz zor görünüyor.)

Son olarak, gelecek projelerin neler?

Birkaç hafta sonra, Alysa King’le beraber (Holy Hell’deki Amy) geliştirdiğimiz You Did This To Me! adındaki kısa filmin çekimlerine başlayacağım. Vücudundaki değişikliklerle uğraşmaktan deliren hamile bir kadını konu alan, müthiş bir korku kısası. Eğlenceli, karanlık ve absürd olacak. Önümüzdeki yıl festival turnesine de gideceğiz. Bu muhtemelen son kısam olacak. Sonrasında umuyorum, uzun metrajlı bir film üzerinde çalışmaya başlayacağım.