"kulak ver

karanlığın esintisini duyuyor musun?

ben garipçe şu talihime bakıyorum, ümitsizliğe alıştım"

Füruğ Ferruhzad'ın içimize nakşeylediği dizeleri, Abbas Kiyarüstemi'nin kamerasında hayat buluyor. 1999 yapımı film, adını İranlı şair Füruğ Ferruhzad'ın Rüzgar Bizi Sürükleyecek şiirinden alıp bozkırın tam kalbinde yer ediniyor.

Kendilerini mühendis olarak tanıtan birkaç muhabirin yerel gelenekleri araştırmak adına çıktıkları yolculukta uğradıkları köyün (Siyahdere) ekseninde dönüyor hikaye. Bir İran köyünde ölmesi beklenen yaşlı bir kadının cenazesinin, köyün kadınları tarafından nasıl taşınacağını ve bu törenin nasıl yapılacağını fotoğraflamak amacıyla orada bulunuyorlar. Bizler yalnızca tek bir "mühendis"i (Behzad Dorani) görüyoruz. Diğerlerinin sadece sesini duyabiliyoruz. Yüzünü görmeyip sesini duyduklarımız arasında, göçük altındaki amele ve yaşlı kadın da var.

Kamerasını insanların günlük yaşamına çeviren Kiyarüstemi, bulunduğu coğrafyanın içinde sesini çok net duyuranlar arasında. Ne anlatmak istediğini, anlatısının özgünlüğünü eline almış sinemanın şairlerinden o. Şair diyoruz çünkü, kadrajına şiirsellik yerleştirmeyi başarıyor. Tozlu yollardan geçerken kurulan diyaloglar, kerpiç evlerin içindeki yalınlık, ölüm ve yaşam uzantısında kullandığı metaforlar, şiirle harmanlanan yaşantılar... Bunların hepsini ve daha nicelerini kendine has anlatımıyla yansıtıyor beyaz perdeye.

"Tünel nerede o zaman?" repliğiyle başlıyor film. Bu soruyla birlikte köyü aramaya başlıyoruz. Uzak bir planda, tozlu yolları aşarak köye ulaşmaya çalışan arabayı takip ediyoruz artık. Muhabirleri, evlerinde misafir olarak ağırlayacak olan oğlan çocuğu Ferzad çıkıyor karşımıza çok geçmeden. "Neden geç kaldınız?" diye soruyor gözlerindeki merak duygusuyla. Aralarındaki sırra bizler de şahit oluyoruz. "Define için"...

Köyde çıkılan ufak bir gezintide ölmesi beklenen yaşlı kadının mavi pencereli evde yaşadığını öğrenen Behzad, yakın merceğe alacağı evi hafızasına kazıyor. Film biraz daha ilerlerken yerde yuvarlanan elma sahnesiyle aynı yönetmenin 1990 yapımı Close Up (Yakın Plan) filmine dönüş yapıyoruz. Yuvarlanan boş sprey kutusunu izliyor gözlerimiz bu defa. Bir Zamanlar Anadolu'da geliyor aklımıza. Nuri Bilge Ceylan'ın Kiyarüstemi'den esinlendiği aynı sahneyi, "yuvarlanan elma" metaforunu ilk elden görüyoruz. Ölümün ve doğuşun ince ince işlendiği filmde, elmanın -ve diğer cisimlerin- bir şekilde yolunu bulması da bundan ileri geliyor. Behzad çekmeyen hat sorununu, köyün dışına çıkıp yüksek bir tepede çözmeye çalışıyor. Bu sahneleri defalarca izleyip Behzad'la birlikte sıkıntıya düşüyoruz. "Ulaşım, iletişim" kavramlarını yükseklerde araması, ilahi bir güç ile bağdaştırılabilir belki de. Filmde 35 mm'nin ve mono sesin kullanılmış olması da, Kiyarüstemi tekniğinin mütavazılığının bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

Behzad'ın ayna niyetine kameraya bakarak tıraş olduğu sahne en sevdiğim sahneler arasında. Emsallerine illa ki rastlarız ama böyle bir metaforun kullanılması, seyircinin gözünün içine bakarmışçasına tıraş olması Behzad karakteriyle yakınlaşmamızı sağlıyor. Sevilen sahnelerden söz ediyorsak eğer, kahvede çalışan kadınla girilen diyaloğu da es geçmeyeyim. Köyün kahvesinde bir kadının çalışıyor olması Behzad için -biraz da bizim için- ters köşe haline geliyor. İkili arasındaki bu konuşma filmin içinde geçen hoş anlardan bir tanesi oluveriyor.

Behzad: Daha önce hiç kahveci kadın görmemiştim.

Kadın: Sen gökten mi düştün?

B: Ne?

K: Annen baban var değil mi? Babanın önüne çayı kim koyuyor?

B: Annem tabii ki...

K: Neden daha önce böyle bir şey görmedim diyorsun? Bütün kadınlar bir tür kahveci sayılır işte.

Beklentilerin karşılanması taraftarı değil yönetmenimiz. Nitekim yaşlı kadın ölmüyor ve Behzad'ın telefonla iletişime geçtiği Godarzi Hanım'ın işi iptal etmesiyle, bu macera muhabirimiz için son buluyor.

Üzerine çok şey söylenmesi, bir o kadar da köşeye çekilip sessiz kalınması gereken, belki de hiçbir şey üzerine film; ama aynı zamanda derin mevzular üzerine kurulu... Hayata bakmayı çok iyi bilen yönetmen, bundan olsa gerek toprağı ve kerpiç evleri o kadar güzel resmediyor ki bizi o coğrafyanın içine alıp, fotoğraf okuması yapar haline getiriyor. Bozkırın durağan yaşamını sergilerken Ferzad'ın masumluğu içimizi ısıtıyor, Behzad'la birlikte hattın çektiği tepeye çıkıyoruz. Füruğ'un şiiri karanlık bir bodrumda süt sağan Zeynep'e okunurken canlanıyor, gidilen yollara eşlik eden buğday tarlalarının esintisi içimizi gıdıklıyor. Bizi bu şiirselliğe dahil eden Abbas Kiyarüstemi'nin davetine usulca icabet ediyoruz.

Ve devam ediyor Füruğ Ferruhzad:

"hayatın sıcaklığıyla dolu dudaklarını

aşk dolu dudaklarımın dokunuşuna bırak

rüzgar bizi sürükleyecek"