“Top sahada. Oyun 90 dakika. Bu bir gerçek. Gerisi tamamen teoriden ibaret. O zaman hadi başlayalım.”

Koşarken görmeye alıştığımız Mirkelam'ın yerini bu sefer Lola alıyor. Hem de dakikalara sığdırılmış bir hayat için. "Sen koş Lola, değişecek her şey."

Run Lola Run, yönetmen koltuğunda Alman yönetmen ve senarist Tom Tykwer'in oturduğu 1998 yapımı suç - macera filmi. Tykwer'i, Perfume: The Story of a Murderer (Koku: Bir Katilin Hikayesi, 2007), A Hologram For the King (Kral İçin Hologrom, 2016) filmlerinden tanıyoruz. Basit bir aksiyondan çok daha fazlasını barındıran Run Lola Run, başarısını aday olduğu 41 ödül dalından 26'sını kazanarak pekiştiriyor.

Hikayeye hayat veren iki karakterimiz Lola (Franka Potente) ve Manni'nin (Moritz Bleibtreu) macerasına tanıklık ediyoruz. Mafya adına taşıdığı 100 bin marklık parayı kaybeden Manni'nin imdadına, 20 dakika içinde parayı bulması gereken sevgilisi Lola yetişiyor. Paraya ulaşmak için seçilen yolda, Lola'yı yol boyunca koşarak görüyoruz. Manni'nin öldürülmemek için yapacağı soyguna, dur demek adına koşmayı seçiyor kırmızı saçlı cevval karakterimiz. Seçimlerimizin nasıl sonuçlar doğurduğuna ilişkin olaylar sıralanıyor. Alışılagelmiş bir hikayeye hizmet ediyor görünse de, aynı olay tam üç kez başa sarılarak yeni olaylara hayat veren süreçlerin kapısı açılmış oluyor. Filmin açılış sahnesinde, S. Herberger'in  "Her oyunun sonunda, oyunun başına dönersin" sözüne de yer verilerek seyirci selamlanıyor. Bu selamlayış zaman ve olasılık durumlarına göz kırpıyor bir nevi.

Manni'nin şehir merkezinin ortasında sarı telefon kulübesinde Lola'dan yardım istemesiyle üç farklı olasılık zincirine odaklanıyoruz artık. Komşusunun merdiveninde yatar vaziyetteki köpek, yardım istediği sorumsuz babası, hızını yavaşlatmasına neden olan cam taşıyan işçiler, rekabet edercesine yan yana geldiği itfaiye aracı bu zincirin bir parçası. Lola'nın evden çıkıp merdivenlerden indiği sahnelerin bir kısmının animasyon olarak verilmesi, tıpkı yenildiği anda göreve yeniden başlayan bilgisayar karakteriymiş  hissi veriyor. Karakterimizin sevgilisine yetişmek için koştuğu esnada rastlaştığı, çarpıştığı ya da bir şekilde etkileşimde bulunduğu insanların fotoğraf karesi şeklinde kısa kısa hayat hikayelerine yer veriliyor. Bu da filmin matematiğine iyice yediriliyor. Biz yolumuza devam etsek de birilerinin hayatında istemeden de olsa bırakabileceğimiz izlerin göstergesi halini alıyor adeta. Ayrıca Lola'nın olduğu sahnelerin el kamerasıyla çekilmiş olması da aksiyon yapısını güçlendirip filme doğallık katıyor.

Filmde renklerin gücüne de değiniliyor. Manni'nin olduğu sahnelerde sarı rengin hakimiyetini görüyoruz. Bu rengin "geçiş"i simgelemesine dikkat çekiliyorken; Lola'nın kırmızı telefonu, odasındaki kırmızı kalp figürü ve tabii ki en dikkat çeken kırmızı saçıyla, kırmızı rengine "tehlike" referansı veriyor. Karakterimizin saçıyla ilgili ufak bir detay: Franka Potente'nin film için 7 hafta boyunca saçını yıkamadığı söyleniyor. Kamera iki karakterimizi bu sefer yatağa konumluyor. Bu anlarda kırmızı rengi, daha sakin ve romantik yakalıyoruz. Kendi hayatlarındaki olasılıkların ve birbirlerine duydukları sevginin sorgulandığı sahneler filmin temposunu bir noktada frenliyor. Filmi diğerlerinden ayıran bir diğer özellik jeneriğin tersten akması. Sanıyorum yönetmenimiz, zamanı bükmenin gücünün göstermiş oluyor bizlere.

Ve kafamızın içinde yankılanan Lola'nın attığı üç çığlık... Çıkmaza girdiği ve kelimelerinin tükendiği anda olayın seyrini değiştirecek kudretteki o çığlıkla tempo giderek artıyor. Verilen küçük bir karar değişikliğinin, ufacık bir geç kalışın ya da erken harekete geçmenin sonuçta büyük farklar yarattığını çok net görüyoruz. Anlatılmak istenen güzel bir şekilde anlatılıp seyirciyi düşünmeye sevk ediyor. Dinamikliğini bir an bile kaybetmeyen film, elimizden tutup Lola'nın mücadelesinde bizleri nefes nefese bırakıyor.