"Neden şiirlerimi çalıp sevgiline kendi şiirlerinmiş gibi okudun postacı?
-Üstad, şiir onu yazana değil, ona ihtiyacı olana aittir."

Aşkın Şairi olarak anılan Şilili şair Pablo Neruda'nın hayatından ufak bir kesit sunan 1994 yılının belki de en dokunaklı filmi, bizi İtalya adalarına götürüyor. Yönetmenliğini Massimo Troisi üstleniyor. Aynı zamanda başrolde oynayıp, oyunculuğuyla mest ediyor.

Pablo Neruda (Philippe Noiret) Komünist fikirler beslediği gerekçesiyle İtalya'nın küçük bir yerine sürgüne gönderiliyor. Neruda, şair ve yazar aynı zamanda algısı müthiş açık bir entelektüel. Sürgüne gönderildiği bu yerde, balıkçık yaparak geçinen Mario'yla (Massimo Troisi) karşılaşmaları çok uzun sürmüyor. Mahçup tavırlarıyla tüm kasabayı bisikletiyle dolaşan Mario, bir gün postanenin camında bisikletli postacı iş ilanını görüyor ve içeri giriyor. Attığı bu adım hayatına yeni öğreneceği ve vazgeçemeyeceği bir tutkuyu kazandırıyor: Şiir.

Artık yeni bir görev bilinci oluşmuş vaziyette postacı olmanın gereklerini dinliyor posta memurundan. Ancak sadece tek bir adrese posta teslim etmekle görevlendirileceğini ve o adresin de Pablo Neruda'ya ait olduğunu öğreniyor. Böyle büyük bir şairin yaşadıkları yere sürgüne gönderilmesi elbette herkes tarafından duyulmuş ve çok ses getirmiş. Dolayısıyla Mario da böyle bir isme doğal olarak aşina. Gelen mektupları ürkek tavırlarıyla adrese teslim edecekken, Neruda'nın karısıyla yaşadığı aşk dolu birkaç saniyesine şahitlik ediyor. Mario'nın bu utangaç hali yüzlerde gülümsemenin oluşmasını geciktirmiyor. Ertesi gün dünün tekrarı minvalinde yaşanıyor ve görevini bitirip evine dönüyor. Yolunu tekrardan aynı adrese düşürüyor ve bu sefer mektup yerine şairin şiir kitabıyla kapıda beliriveriyor. Ricası çok bariz: "İmzalayabilir misiniz?"

Zaman ilerledikçe şairin yanına daha sık gitmeye başlıyor ve bu gidiş gelişlerde, duyduğunda adını yadırgadığı metafor kavramıyla tanışıyor. Artık postacı-müşteri ilişkisinin usta-çırak ilişkisine doğru evrildiğini görüyoruz. İkili arasında tatlı tatlı gülümseye sebebiyet verecek çok hoş bir diyalog yaşanıyor:

Mario: Ben de şair olmak isterdim.
Neruda: Hayır, postacı olmak daha orijinal bir şey çünkü çok yürümen gerektiğinden şişmanlamazsın. Biz şairler hepimiz şişmanızdır.

Çekingen tavırlı postacı şiirin tadına bir kere vardığı için merak duygusu daha da kökleniyor ve şiiri öğrenmekte kararlılık gösteriyor. Neruda sahil kıyısında kendini dinlerken Mario da ona eşlik ediyor. Bu sahnelerdeki diyolagların her bir cümlesi zihinde oturacak yer arıyor ve insanı düşünmeye sevk ediyor. Yeni yetme Mario'nun "bütün dünya, bu deniz, gökyüzü, bulutlar aslında başka bir dünyanın metaforu mudur?" sorusu Neruda'da beklemediği yerden gol yemiş hissi yaratıyor ve bu sorunun cevabını denizde yüzerek düşüneceğini söylüyor. Ruhundaki şiir tutkusu öğrendiği metafor kavramıyla bütünleşince başka bir pencereden rahatlıkla bakabiliyor Mario.

Gönül telini titreten genç ve güzel kadın olan Beatrice'yle (Maria Grazia Cucinotta) karşılaşınca yaşadığı endişeli ve bastırılamaz duygunun aslında aşk olduğunu ustası Mario'ya rahat tavırlarıyla hatırlatıyor. Ve bu deli divane aşık olmuş postacının metaforlarla bezenmiş şiirleri Beatrice'nin tam kalbine isabet ediyor. Kelimelerin aşka gelişiyle incelikli ruhu tekrardan hissediyoruz. Evlilikle taçlandırılan bu ilişki yaşanırken diğer yandan siyasetin kirli yüzü tüm gerçekliği yanımızda bitiyor. Filmin 5 yıl sonrasına sarılması sert bir yutkunmaya, biraz ara vermeye zorluyor bizi.

Kırsal İtalya hayatında ürkek bir postacının aşk ve şiirle yoğrulmasının en sıcak belki de en sancılı hali... Bir film ancak bu kadar saçımızdaki şampuan kokusunun ılık bir rüzgar eşliğinde burnumuza kadar gelmesi hissiyatını bırakabilirdi. Kendine has mizah ve derinlikle örülü bu filmin varlığına şükrediyor ve İtalya'yı düşlüyorum.