Pedro Almodovar'ın evinin kapılarnı yalnızca pazar sürprizine açmakla yetinmeyip beyaz perdeye taşıdığı en kişisel filmi: Dolce y Gloria.

Parıltılı günlerini geride bırakmış şimdilerde durgunluk dönemini yaşayan yönetmen Salvador Mallo'nın hikayesiyle buluşturuyor bizi Almodovar. Belki bu hikayede kendisiyle de selamlaşmamızı istiyordur içten içe.

Filmin omurgasını oluşturan Antonio Banderas ve Penelope Cruz'un desteğiyle günümüz ve geçmiş ekseninde gidip gelen, gerçek ile kurmacanın köşe kapmaca oynadığı, yeniden karşılaşmaların yaşandığı bu filmde İspanyol sinemasına duyduğumuz hasreti gideriyoruz. Açılış sekansında havuzun altında oturan Salvador Mallo'yu (Antonio Banderas) görüyoruz. Sırtındaki boylu boyunca ameliyat izi içimizi acıtacak gibi olsa da dingin ve kendini dinliyor oluşu bizi rahatlatıyor. Zamanda sıçrayarak geriye gidip kırsal İspanya'yı geziyoruz. Nehir kenarında çamaşırlarını yıkayan, şarkılar söyleyip dans eden kadınların neşesiyle samimi dakikalar yaşanıyor. O esnada sadece seyretmekle yetinen küçük oğlan çocuğu Salvador gözümüze çarpıyor, hem de annesinin sırtında. Sırtında oğlunu taşıyan Penelope Cruz, bu durumdan bir hayli memnun, neşesini hiç kaybetmeden şarkılara eşlik ediyor. Bu temiz yüzlü çocuk yaşıtlarına fark atarak okuma yazmayı söküyor ve kendinden büyük kişilere de öğreterek adeta "öğretmen" oluyor. Yaşadıkları "mağara" olarak tabir edilen evde zamanın akıntısında sürükleniyorlar. O akıntıda yer yer kaybolup yer yer dibe çöküyorlar. Salvador için annesinin yanında olması bu akıntılardan daha da güçlenerek çıkmasını sağlıyor.

Çekimlerin yapıldığı ev Pedro Almodovar'ın kendi evi olunca, iç dünyasında gezintiye çıkmak çok daha rahat bir hal almış oluyor. Kırmızı rengin baskınlığını ve renklerin neşesini her daim hissediyor, doğru adreste olduğumuzu anlıyoruz. Bütünüyle Almodovar’ın hayatına ayna tutan bir filmdir diyemiyoruz çünkü kendisi yaptığı bir açıklamada çevresindekilerin yaşantılarından da yola çıktığını gerçek ve kurmacayı sırtlanarak oluşturduğunu söylüyor. Kahramanımızın sağlık sorunlarının baş göstermesi onu sinemadan uzaklaştırıp yeni projeler üretemez hale getiriyor. Sinemasız bir hayatın mümkün olmadığını altını çize çize gösteren birisi için ne kadar ıstırap dolu olduğunu tahmin etmek zor olmuyor. Bu sürüncemede geçen dünyasında, geçmişte hayatına dokunan insanlarla yolları kesişiyor. Kimileriyle yüzleşiyor kimileriyle vedalaşıyor. İçindeki bu boşlukları doldurmak ve o yönetmen koltuğuna dimdik oturabilmek adına setlere geri dönüyor. Çocukluğuna ama en çok da annesine uzanan bir film yaparak, geriye dönük hislerini uyandırıyor. Duygu yoğunluğunun yükselişe geçtiği sahneler tekrar tekrar izlenilesi ve tekrar tekrar bizi seçimlerimiz konusunda düşündürücü. Annesine gençlik ateşiyle sarf ettiği "seninle paylaşamayacağım bir hayat yaşıyorum" sözüyle "bağımsız" kimliğini vurgularken, yaş aldıkça bu sözün yumru gibi boğazına dizilişi bizlere çok güzel geçiyor. En nihayetinde de aklımızın bir yerine iliştirilen o son..

Her ne kadar Almodovar'ın veda filmi olarak anılsa da, ben yine de kırmızının ve tutkunun aynı potada eritildiği filmler yapıyor oluşunun hayalini kuracağım. Muchos gracias!