Tarih, çoğu zaman yanlış insanları ön plana çıkarır. Seri katiller, kanun kaçakları, hırsızlar... Quentin Tarantino ise tarih derslerinden bir kez daha sınıfta kalıyor, ama bunun hiçbir önemi yok. Once Upon a Time... in Hollywood, yanlış bir şeyi öylesine doğru gösteriyor ki yüzümüzdeki gülümsemeye engel olamıyoruz.

Manson Ailesi, yakalandıkları ilk günden bu yana popülerliğini hiç kaybetmedi. Haklarında milyonlarca şey yazılıp çizildi, kimi zaman Brady Bunch gibi gösterildikleri bile oldu. Kimilerine göre Manson iyi bir çocuktu, ama annesi kötü olduğu için böyle olmuştu. Kimilerine göre ise çevresine topladıkları çocuklar iyiydi de Manson ufaklığından beri bir şeytandı. 2019 yılında çekilen Charlie Says filmi bile Charlie'nin "melekleri" Susan Atkins, Leslie Van Houten ve Patricia Krenwinkel'ın birer kurban olduğunu savunuyordu. Değişmeyecek tek gerçek, 1969 yılında 9 insanı vahşice katlettikleriydi. 

Sharon Tate ise başından beri kurbandı. Adını ne zaman duysak, aklımıza Charles Manson geldi. Sharon Tate'i hep nasıl öldürüldüğüyle andık. Once Upon a Time... in Hollywood'da, belki de ilk kez Sharon Tate'in insani yönüne odaklanıyoruz. Uyurken çıkardığı ufak horultuda, kendi filmini izlemek için duyduğu çocuksu heyecanda görüyoruz, gerçek Sharon Tate'i. Varoluşundaki tutkuyu hissedebiliyoruz. Fazla repliği yok, ama bu kesinlikle onun filmi. Çünkü Sharon Tate olmadan, bu film mümkün olmazdı. 

Quentin Tarantino, tutku ve fetişlerini alışık olduğumuz şekilde ekrana yansıtıyor. Çıplak ayaklar, sinema ve televizyon göndermeleri, uzun diyaloglar ve elbette ani gelişen acımasız şiddet sahneleri... Yine de Once Upon a Time... in Hollywood'un tonu daha farklı. Kelimenin tam anlamıyla "gerçek insanlar" hakkında ve Tarantino'nun önceki filmlerine göre epey kişisel. Kariyerinin sonbaharındaki Rick Dalton (Leonardo DiCaprio), esasen Tarantino'nun yaşının getirdiği sıkıntılı bir orta yaş portresi. Bunun yanında, Tarantino bir röportajında "sinemada bir bombadan bahsediyor olsa da gerçekten bahsettiği şeyin bu olmadığını" söylüyordu. Demek ki, Rick Dalton ve Cliff Booth (Brad Pitt) kaybolup gitmeye yüz tutmuş iki eski şovmenden daha fazlası. Tarantino, onlar üzerinden direkt olarak filmin eskimişliğinden de bahsediyor. Ancak bunun için yas tutmak yerine, bu ortamın sunduğu her şeyi kucaklayarak büyük bir parti veriyor. Film ölmüşse, Once Upon a Time... in Hollywood ancak Ölüler Günü kutlamaları olabilir. 

Tarantino, Hollywood'un altın çağını anlatırken, görünenin altında çok daha önemli şeyleri toparlıyor. Örneğin, kariyerleri yükselen Tate ve Polanski ile giderek ünü azalan Rick ve Cliff arasında mekik dokuyarak bir zıtlık kuruyor. Bir yanda Tate'in göreceli tanınmamışlığı ve masum oyunculuk aşkı, diğer yanda Rick'in şöhretine olan nevrotik takıntısı ve Hollywood'daki statüsünü kaybetme korkusu var. "Rick fucking Dalton" efsanesinin bitmediğini herkesin görmesine muhtaç, sektördeki herkesin onayını almak istiyor. Bu, 8 yaşındaki bir kız çocuğu olsa bile.

Eleştirmenler ve Bruce Lee'nin kızı, Shannon Lee'nin çokça eleştirdiği Cliff'i çözmek ise aslında hayli kolay. Çok konuşulan Bruce Lee'yi haşat etme sahnesini ele alalım. Olaylar şöyle gelişiyor: Cliff, çatıda Rick'in antenini tamir ederken dublör olarak seçilmemesine içerliyor. Sonra Bruce Lee'nin de dahil olduğu bir hayal sekansına geçiş yapıyoruz. Sette alay ettiği için Bruce Lee, Cliff'i dövüşe davet ediyor. Cliff ise onun gibi bir efsaneyi zorlanmadan yere seriyor ve setten kovuluyor. Shannon Lee, babasının "bir pislik gibi" gösterilmesinden rahatsız olsa da konu pek de öyle değil. Bir önceki sahnede Rick, dublör şefiyle konuşurken Cliff'in bir "savaş kahramanı" olduğunu söylüyor. Bu, ikinci ipucumuz. Cliff'in perspektifinden neden sete alınmadığını izliyoruz. O zaman, Cliff'in, Bruce Lee'yi dövüşmekten çok çalım atan biri olarak düşünmesi kadar normal bir şey yok. Eski bir askerin, bir film yıldızının dövüş yeteneklerini hafife alması makul görülebilir. Filmde böyle bir sahneye gerek olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu. Ancak, Cliff'in yakın dövüş yeteneklerini görmemiz açısından önemli. Filmin bir diğer noktasında, Cliff'in karısını öldürüp öldürmediğini sorguluyoruz. Ancak Spahn Çiftliği'ndeki sahne bunu da bir ölçüde açıklıyor. Kendini beğenmiş hippiyi benzetirken yanına yaklaşan kadınlardan hiçbirini tehdit dahi etmiyor. Bir kadına zarar verebilmesi için kendi hayatının ya da dostlarının tehlikede olması gerekiyor. Aslında hepsi ustaca örülmüş bir hikayedeki ufak parçalar - bunları bir araya getirdiğimizde ise görkemli neon tabelaların, film afişlerinin ve billboard'ların gölgesinde, 1960'lardaki Los Angeles'ı görebiliyoruz. 

Once Upon a Time... in Hollywood'un aksayan tek noktası ise kurgusu. İzlerken Sally Menke'nin dirilmesi için dua ediyorsunuz. Menke öldükten sonra, Fred Raskin'in kurguladığı ilk film, Django Unchained'dı. İzleyen herkes uzun sahneleri eleştirmişti. Bu nedenle olsa gerek Raskin, Once Upon a Time... in Hollywood'da bolca kesme kullanıyor. Ancak bunu öyle beceriksizce yapıyor ki rahatsız edici duruyor. Çoğu yer, Cannes'a hazırlanırken aceleye geldi ya da Türkiye'de vizyona girerken sansüre kurban gitti sanıyorsunuz.