''Fotoğraf gerçektir. Sinema da öyle. Saniyede 24 kere.''

Jean-Luc Godard'ın Türkçe çevirisiyle ''Küçük Asker'' filmi 90 dakika gibi bir süreye birçok temayı sığdırarak ilerliyor: aşk, savaşlar, ideolojiler, özgürlük... 1963 yılında gösterime giren Le Petit Soldat, döneminin buhranını seyirciye başarıyla hissettiren bir eser. Başrollerden Bruno (Michel Subor), Cezayir Savaşı'nda askere alınmamak için İşviçre'nin Cenevre şehrine yerleşir, burada sağ görüşlü bir Fransız ajanı olarak çalışmaya başlar.

Filme sigarayı aksesuar olarak kullanan Bruno'yu görerek adım atarız, gazetesini okuduktan sonra arkadaşının ısrarı sonucu ''Veronica Dryer''le (Anna Karina) tanışmaya gider. Filmin esas temalarından aşk burada devreye girmeye başlayacaktır. Arkadaşının öve öve bitiremediği Veronica'dan etkilenmeyeceğini iddia eder Bruno ve elli dolarına bahse girerler. Veronica'nın kamerada göründüğü andan itibaren umursamaz duran Bruno en sonunda Veronica'ya ''saçlarını salla'' dedikten sonra arkadaşına elli dolar verir.

Bruno'nun gizli servisi onun karşı taraf için de çalıştığını düşünerek şüphelenmeye başlar. İşler bu noktada tehlikeye girecektir. Kendisini ispatlaması için Cezayirli Palivoda'yı öldürmesini isterler; ancak başta Bruno, cinayet işleyebileceğini düşünse de sonradan bunun yükü altından kalkamaz. Tehditler altında kalan genç aşık bir yandan hayatta kalma mücadelesi verirken, bir yandan da Veronica'yı düşünmekten kendini alıkoyamaz.

''Özgürlük mümkün olabilir mi?'' sorusunu yöneltir seyirciye Godard, savaşta sürünmemek için kaçan, istemediği görevleri üstlenmek zorunda kalan bir adamın çaresizliğine tanık oluyoruz filmde. Le Petit Soldat sakin bir atmosferde ilerliyor, hislerin konuşmasına izin veren filmlerden. Godard sinemasında seçimler yapmaya zorlanan insanlara, anlamsız girilen çabalara odaklanıyor.

Filmin birçok güzel sahnesi var, Veronica'nın Bruno'ya poz verdiği sahneler örneğin. Bruno, Veronica'nın fotoğraflarını çekerken hayatlarından, müzikten, özel şeylerden konuşurlar. Aktörlük üzerine geçen replik de akıllara kazanır:

''Bruno: aktörler karışıktır. Onlara saygım yok. Onlara "gül" dediğinde gülerler, "ağla" dediğinde ağlarlar. Sürün dediğinde sürünürler, bence bu çok şaçma. Onlar özgür insanlar değiller.''

İnsanın kendisine olan yabancılaşmasında savaşların etkisini ortaya koyuyor Le Petit Soldat. Her şeyi aceleye getirmek zorunda kalan insanoğlu, mücadelenin içinde kendisini tanıyamadan -aşkı yarım kalarak- her şeyden eksik eksik alarak var oluyor. Aynadaki görüntüsüyle, iç dünyasını özdeşleştiremeyen Bruno gibi uzaklaşıyor özüne insan. Daima cevap vermeye odaklanan bizler, soru sormayı önemsemeden hayatımızı anlamsız hale getiriyoruz.

Bruno'nun solcu Araplar tarafından işkence gördüğünde sadece iradesini test etmek için konuşmaması, bildiklerini anlatmaması da dikkate değer sahnelerdendir. Ayrıca ağır işkencelere maruz kalırken Veronica'yı düşlemesi E. E. Cummings'in Türkçe çevirisiyle ''Benim Tatlı Vesairem'' şiirindeki savaş esnasında yüzü çamura batmış ve sadece sevgilisini hayal eden askeri anımsatır:

 

''kendim vesaire sessizce uzanıp

derin çamurlara

vesaire
(düşleyerek,
ve
saire,
gülüşünü
gözlerini dizlerini ve vesaireni)''

-Suphi Aytimur çevirisiyle.

 

Sevgilinin yatıştırıcı etkisi bir kez daha karşımıza çıkar. Karamsarlığın, çıkmaz sokakların ortasında Veronica'nın keskin bakışlarıyla aniden bir kurtuluş ümidi çıkıverir.