Okuyacak vaktin yok mu? Bu yazıyı sesli olarak dinleyebilirsin:

 

Işıklar içinde uyu Gogol, umarım mezarında ters dönmemişsindir! Gogol'ün Burun öyküsünü çok severim. Dokuzuncu derece memur Kovalev'in burnunun bir sabah ansızın kaybolmasını anlatır. Burun, berber İvan Yakovleviç'in ekmeğinin içinden çıkar. Sonraları, Kovalev'in burnu, tıpkı bir insan gibi ortalarda dolaşmaya başlamasın mı! Hatta yedinci derece memur bile olur. Peki, bunu neden anlatıyorum? Çünkü bu yazıyı, J'ai perdu mon corps (I Lost My Body / Bedenimi Kaybettim) yerine tamamen bu öykü üzerine yazmayı tercih ederdim. Bedenimi Kaybettim, klişelerle bezediği hikayesini beceriksizce anlatıyor. 2019'da izlediğim en kötü filmlerden...

Film, iki paralel hikayeyi anlatıyor. İlki, pizza kuryesi Naoufel ve Gabrielle arasındaki "aşkla" ilgili. Sorun, tam olarak burada. "Beğendiği kadını takip eden adam" klişesini ürkütücü değil de, romantikmiş gibi ilk kim yutturduysa tebrik ederim. Ama sağ olun, ben almayayım. Bu aşk falan değil, basbayağı stalker hikayesi. Naoufel, gizli gizli Gabrielle'nin hayatına sızıyor. Ev adresini, çalıştığı yeri, ailesini öğreniyor. Üstelik, senaryo bu davranışı hiçbir zaman kınamıyor. Buna bizzat olanak veriyor ve romantize ediyor. Naoufel'in davranışlarını haklı çıkarmak için bir de trajik hayat öyküsü ekleniveriyor. Ne yaparsanız yapın, bu çocuğu sevmemiz mümkün değil. Aksine, başına gelen her şeyi hak ettiğini düşünüyorum. 

Fark ettiyseniz, filmin adı "Elimi Kaybettim" değil. Yani, ana hikayemiz bambaşka bir konuyu "ele alıyor." Naoufel'in kesilen elinin yolculuğu çok daha ilginç. Sıçanlarla dövüşmek, bebeklerle arkadaş olmak, şemsiyeyle uçmak gibi havalı şeyler yapıyor. İnatla neden Naoufel'i bulmaya çalışıyor ki? Onsuz çok daha iyi. Bana sorarsanız, o beden sonsuza kadar kayıp kalabilir. Şaka bir yana elin hikayesi, rahatsız edici olsa da anlatmaya daha değer. Tek başına bir kısa film olarak, çok daha iyi bir yere gelebilirdi. Ama yönetmenimiz Jérémy Clapin, uzun metrajlı bir film yapmaya kendini o kadar kaptırıyor ki! İki hikayeyi de sündürdükçe sündürüyor. 7-8 senelik bir yazma sürecinden bahsediyoruz. Bu süreçte birçok şey ekleniyor, ekleniyor ve ekleniyor... Clapin, hiçbir şeyi çıkarmaya kıyamamış. Anlatıya hiçbir şey katmayan, önemsiz pek çok sahne var. Buna rağmen, asıl önem vermesi gerekenleri kolayca feda ediyor. Elin yolculuğunu, bir noktaya kadar getiriyor ve ardından umursamıyor bile! Öte yandan, Naoufel'in aptallıklarını ziyadesiyle uzun süre izliyoruz. En sinir bozucu nokta ise iki hikayeyi birbirine bağlayan hiçbir şeyin olmaması.

Bedenimi Kaybettim, "kaderle" ilgili boyundan büyük laflar ediyor. Kader böyle bir şey değil! Daha ne anlatmak istediğine bile karar verememiş, tutarsızlıklarla dolu... Dahası, tamamen muğlak olmanın ekmeğini yemeye çalışıyor - ki bu da kasıntı filmcilerin sığınacağı son liman.