High Life, 73 yaşındaki Fransız auteur Claire Denis için birçok bakımdan bir ilk olma özelliği taşıyor. İngilizce çektiği ilk film olmasının yanı sıra, ilk bilim kurgu denemesi. Denis'in uzayda geçen bir film çekeceği duyulduğunda, kimse tam olarak ne bekleyeceğini bilemiyordu. Ortaya çıkana baktığımızda, ne kadar uçuk bir şey hayal etmiş olsak da High Life'ın yakınından bile geçemeyeceği kesin. Büyüleyici olduğu kadar rahatsız edici; cüretkar olduğu kadar sıkıcı... Tarif etmesi neredeyse imkansız. Anlamak için mutlaka izlemeniz gerek, ama aynı zamanda izlemeye değer mi? Dürüst olmak gerekirse, filme dair olumlu ya da olumsuz bir inceleme birbirinden çok da farklı olmayacak.

Başka bir deyişle, High Life sizi çelişki ve karmaşayla baş başa bırakıyor. Denis, 30 yıllık kariyeri boyunca etrafında gezindiği temaları, uzay gemisine doldurulmuş bir avuç idam mahkumu üzerinden tekrar anlatıyor: Arzu ve onun ölümcül sonuçları, insan bedeninin güzelliği, özlem, şiddet, seks ve ölüm... Denis'in görselliği yepyeni bir noktaya ulaşmışsa da anlattığı hikaye, ne yazık ki yeni değil. 

Söz konusu gemide, yalnızca iki kişi kalmış gibi görünüyor: Monte (Robert Pattinson) ve Willow adında bir bebek (Scarlett Lindsey). Monte, bebeğin babası mı, yoksa bir şekilde koruyucusu konumuna mı gelmiş bilemiyoruz. Kesin olan tek şey, Monte'nin minik dostunu hayatta tutmak için elinden geleni yaptığı. Geminin şu anki haline nasıl bir felaket sonucu geldiğini merak ediyoruz - herkes nereye gitmiş olabilir? Çok geçmeden, bir depoda diğer mürettebatın cansız bedenlerini görüyoruz. Monte, hepsine astronot kıyafetlerini giydiriyor ve sonsuz uzay boşluğuna bırakıveriyor. High Life'ın on sekiz dakikalık açılış sekansı dikkatimizi çekmeyi başarıyor. 

Film ilerledikçe, boşlukları dolduruyoruz. Uzay gemisi, kaçışın mümkün olmadığı bir hapishane. İdam mahkumlarına, bilime hizmet etmeleri için ikinci bir şans verilmiş. Görevleri, Penrose sürecini araştırmak, yani dünyaya en yakın kara deliğe giderek içindeki enerjiyi çıkarmak. Ancak, karanlık geçmişi olan, cadı görünüşlü Dr. Dibs'in (Juliette Binoche) başka bir amacı var. Uzayda yaşamı devam ettirmeye kendini adamış, bu nedenle gemideki kadın ve erkeklerin rızası olmadan üzerlerinde üremeyle ilgili deneyler yapıyor. Doğan bebekler, annelerinden koparılıyor. Bunu, bebeğini besleyemediği için Boyse'nin (Mia Goth) kendi sütüyle sırılsıklam olmasından anlıyoruz. Öylesine provokatif bir sahne ki Toronto Uluslararası Film Festivali'ndeki gösterimi sırasında birçok kişi salonu terk etmişti. Yüksek radyasyon ise bebeklerin kaçınılmaz sonunu getiriyor. 

Anlatıdaki noktaları birleştirmenin kolay bir yolu yok. Hatta çoğu zaman, Denis'in bile bir fikri yokmuş gibi görünüyor. Amacı, kolay anlaşılır bir hikaye anlatmaktan çok öte. Sonsuz boşlukta kapana kısılmış insanlar, bizi bir araya getiren toplumsal sözleşmeyi ne zaman kırar? High Life, bu sorunun cevabını insanın içindeki boşluğa ve arzulara odaklanarak vermeye çalışıyor.

Ancak, High Life'ın ciddi tematik sorunları var. Tecavüz hakkında kalıplaşmış yanlış düşünceleri pekiştirmekten kaçınmıyor, örneğin. Dr. Dibs, hamile kalmamak için antiseptik suyla temizlenen kadınları bağlıyor ve geminin içme suyuna yüksek dozda sakinleştirici karıştırıyor. Ettore (Ewan Mitchell) ise durumu fırsat bilerek, Boyse'ye tecavüze yelteniyor. Ettore, acımasız bir karakter ve güç gösterisi yapıyor - Denis'in kullandığı dik kamera açıları bize bunu gösteriyor. Öte yandan Dr. Dibs'in Monte'ye tecavüzü, şehvetli ya da erotik bir şeymiş gibi, Dibs'in vücuduna yapılan yakın çekimlerle veriliyor. 

Bunun yanında, High Life'ta seyircinin tepkisini çekmek için hazırlanmış birçok sahne var. Tecavüz, cinayet ve hayvan zulmü gibi öğeler seyirci manipülasyonunun etkili silahları. Ne var ki bu öğeler incelikle filmin içine yerleştirilmekten ziyade, beceriksizce eklenmiş. Filmin sonuna doğru kahramanlarımız, engin boşlukta kendilerininkiyle tıpatıp aynı bir uzay gemisi görüyor. Yardım bulma umuduyla gittikleri gemide, köpeklerden başka kimse yok. Zavallı köpekler gerçekten kötü durumdalar, hayatta kalmak için birbirlerini yiyorlar. Bu noktaya kadar, film bize gemideki yaşamsal destek ünitesinin insanların parmağındaki çiple devam ettirildiğini göstermiş oluyor. İnsanlar, 24 saatte bir kimlik doğrulaması yaparak yaşamsal desteği yeniliyor. Bu durumda, diğer gemideki insanlar 24 saatten kısa bir zaman önce ölmüş. Köpekler ise tesadüfen sürüklenerek, kahramanlarımızın gemisiyle karşılaşmış. Bütün bunlar, zamansal ve mekansal olarak zorlama tesadüflerin ötesine gidemiyor. Sahnenin alt metnine baktığımızda, insanların hayatta kalabilmek için köpekler gibi birbirlerini öldüreceği vurgulanıyor. Ancak ortada apaçık bir metin varken, alt metin gereksiz kaçıyor. Filmdeki bütün karakterlerin katil olduğunu zaten biliyoruz - bu bilgi hem bize önceden veriliyor hem de çeşitli sahnelerle gösteriliyor. Böylesi tutarsızlıklar, Denis'in amacını zedeliyor. Sanki Denis, yarım yamalak işlediği temaları, sinematik görsellerle birleştirip seyircinin bundan bir anlam çıkarmasını umut ediyormuş gibi.

Dahası, High Life özellikle "Me Too" döneminde atılabilecek en yanlış adımları atıyor. Kadın başrolünü, bebek katili bir tecavüzcü olarak sunmak mı? Hiçbir erkek yönetmen bundan paçasını kurtaramazdı. Güçlü görselliği ve hiçbir kalıba uymaması açısından takdir edilmesi gerekse de High Life, çoğu zaman bunları tesadüfen başarmış gibi görünüyor.