"Beni öldürebilecek tek şey ölümdür. ve o zaman bile müziğim sonsuza kadar yaşayacak.'' - Tupac

Tupac Shakur: Hayatımızı kurtaran Harlem asisi! Sokağın içinden gelerek yaşamlarımıza dalan, zorbalara rağmen kendini gerçekleştirmiş, birçok kişiye ilham olan ve de olmaya devam edecek şairane müzisyenin filmleri arka planda kalmış, hak ettiği değeri görememiştir.

Gridlock'd

Vondie Curtis-Hall tarafından senaryosu ve yönetmenliği üstlenilen 1997 yapımı Gridlock'd filminde Tupac (Spoon) ve Tim Roth (Stretch) uyuşturucudan kurtulmak için çabalayan iki gençtir. Devlet dairelerine başvuran ama sistem yüzünden bir türlü ilerleme gösteremeyen iki dostun, sağlık kurumlarında ''sıkışmasının'' hikayesini kara mizahı elden bırakmadan anlatır Gridlock'd. Amerikan devlet kurumlarının yavaşlığına, insanı görmezden gelen durumuna eleştiri niteliğinde olan film, dönemine ayna tutuyor. dostluğun hikayesi olarak da bakılabilir filme, zira Stretch ve Spoon'u sürekli yan yana görürüz. Hastanelerde sıkışan ikilinin sahneleri seyirciyi bunaltmadan akıp gidiyor hatta öyle ki Tupac'ın sigara içilmeyen alanda görevliden gözlerine ayırmadan sigarasının dumanını adamcağızın yüzüne üfleyip sonra da söndürdüğü sahne için bile izlenilebilir.

Tupac'ın gösterişi ortada. Filmin parlayan yıldızı oluyor doğal olarak, bunda Tim Roth ile yakaladığı uyumun da önemi yadırganamaz. Zaten Tarantino'nun Tim Roth'u muazzam bir aktör. Tupac'ın aurası da eklendi mi, siz düşünün artık nasıl bir film ortaya çıkıyor! Bu uyum sayesinde can sıkıcı olan konu kahkahaları da yanına alarak kendisiyle harmanlıyor.

Üçüncü bir karakterimiz daha var, ona değinmeden geçmek olmaz. cazibesiyle ekranda ışıldayan, bağımlı ama yine de sağlığına dikkat eden, vejetaryen Cookie! pek sahnesi yok filmde ama Thandie Newton gri elbisesi, kısacık saçlarıyla ekrana kilitliyor izleyiciyi.

''Hayat çok kısa, tuzağa düşmüş hissediyorum; yakalanmamayı umuyorum, arkamı kolluyorum. Trafikte kayboldum, acımasız ve trajik. Kıçımın tekmelenmesini istemiyorum, gülümseyerek yürüyorum. Bana böyle hissettirmeyin, size söylüyorum. Hayat bir trafik sıkışıklığı. Sıkıştım kaldım.''

Juice

Juice, Tupac'ın ilk önemli rolünü aldığı film. Q rolünde Omar Epps, Bishop rolünde Tupac, Steel rolünde Jermaine Hopkins ve Raheem rolünde ise Khalil Kain var. Ernest R. Dickerson sadece yönetmenliği değil, senaryoyu da üstleniyor. Karanlık, hırslarla dolu bir film Juice. Argoda ''saygı'' anlamına geliyor. Filmde; saygıyla kafayı bozmuşların, "saygı duyulmak'' uğruna öldürenlerin yaşamlarını izliyoruz. Dört arkadaş çevresinde gelişen Juice, yükselme uğruna insanın neler yapabileceğini anlatıyor. Filmin esas başarısı seyirciye kötüyle de, masumla da empati kurdurabilmiş olması. İki bakış açısından da izleyebiliyoruz. Bir yanda hırslar, diğer yanda dostluk.

Yaptıkları soygunun yolunda gitmemesi sebebiyle, ''aniden'' sıradan hayatlarından koparak kaderleri yeniden yazılan dört gencin kapışmasını ele alınıyor. ''Aniden'' diyoruz ama o kadar da basit değil tabii ki. İnsanın içinde yatan arzularıyla, şeytanlarıyla yüzleşmesi bir ana bakar zaten. Burada da soygunun planlandığı gibi gitmemesiyle başlıyor her şey.

''Şair'' Juice'deki rolü için Bishop'u içselleştirdiğini, onunla yaşadığını söyler ve ekler:

''Bishop bir psikopat ama karakterin asıl özelliği yanlış yönlendirilmiş ve yalnız bir genç olması. Kahramanları James Cagney, Scarface gibi adamlar.''

Film siyahi kültürün içine girmek için de birebir. Ters şapkalar, gösterişli kıyafetler, kırmızılar boy gösteriyor Juice'de. Oturduğumuz koltuktan buharlaşarak harlem sokaklarına giriyoruz adeta. Soygunlar, kovalamacalarla bir buçuk saat sürecek dünyaya giriş yapıyoruz. Tupac, ''Bishop'' rolünü üstlenmekle kalmamış, ders verecek bir oyunculuk sergiliyor. Çzellikle sevenlerinin bu güzel filmlere daha da değer vermesi gerek ki sanatın faydasını, sonuna kadar alalım. Dört karakterin hareketli yolculuğuna katılmaya ne dersiniz?

''-Neden bu kadar tedirginsin?

 -Çünkü biz polis karakolunda bulunan üç zenciyiz. Ne olduğu o kadar da önemli değil aslında. Eğer suçlu olmamızı isterseniz, suçlu oluruz.''

Poetic Justice

Poetic Justice, Tupac ve en az onun kadar ilgiyi üzerine çeken şapkalı güzel Janet Jackson'ın bünyesinde barındıran film. Çoğumuzun bıktığı, seyirciyi salya sümüğe boğan, gereksiz vakit harcatan kalitesiz romantik filmlerle uzaktan yakından alakası yok. Postacı Lucky ile kuaförde çalışan Justice'in öyküsü bizi yormuyor. Lucky kuzeninin yaptığı müzikle ilgilenen, boşanmış çapkın bir adamın karakterine sahip iken Justice ölen sevgilisinin ardından hayatını yaşamayı bırakmış, kendini koyvermiş bir kadın. Kuaförlük yapıyor ama elinden asla ayırmadığı defterine şiirler karalayan bir şair aynı zamanda. Yakın arkadaşının ısrarı üzerine katıldığı yolculukta Justice'in soğuk tavırları, birlikte vakit geçirdikleri Lucky'yi tanıdıkça ısınır. Başta kavga etseler bile, sonradan bambaşka duygular alacaktır yerini.

Poetic Justice'de önyargı ile yaklaştığımız insanların bize ters köşe yapıp, kendimizi daha da çok sevmemizi sağlayabileceğine şahit oluyoruz. Sadece rastalı Justice değil, aynı zamanda Lucky için de sevginin gücü öğrenilecektir. İnsanın kalbini sıcacık yapan, samimi diyebileceğimiz bu filmin müziklerinde Janet Jackson'ın ''Again'' şarkısı da yer alıyor.

Tupac'ın Juice ve Poetic Justice'deki karakterlerinin çok farklı olduğunu söylemesiyle beraber, ''İkizler burcuyum, ikisi de bana uyuyor'' demesi yumuşak karakterine tatlı bir vurgudur. Bale yapan bir ''serseri'' olan Tupac'ın tek yönlü olduğunu söylemek de cahilce olurdu zaten!

Tupac: Resurrection

Lauren Lazin tarafından yönetilen, 2003 yapımı Tupac: Resurrection belgeselinde; şairin çocukluk yılları, idealist annesi tarafından nasıl yetiştirildiği, kadınlarla ilişkileri, filmleri ve daha birçok konu hakkındaki düşüncelerine dair pek çok bilgi yer alıyor. Harlem sokaklarında doğup büyüyen, fakirlikten nefret eden, içine kapanık sessiz bir çocuktan nasıl böylesine bir efsane çıktığını daha iyi anlayabilmemiz açısından izlenmesi gereken bir belgesel. Yaşamın acımasız gerçekliğini süslemeden, çarpıcı olarak yansıtarak dünyayı değiştirebileceğini, değişimin bir parçası olabileceğini söylüyordu Tupac. Hayata kenarından köşesinden değil, içinden baktı. Fakirlikten kurtulmak için uyuşturucu satıcılığı bile yaptı ama uyum sağlayamadı, satıcıların ''Sana göre değil, hayallerinin peşinden koş'' demesiyle onun ilk sponsorları olduğunu söylemiştir.

Tupac'ın, ''Tek yapmam gereken bir öykü anlatıp size ulaşmak ve sizde bazı duygular uyandırmak ve sonra da kıssadan hisse vermek. İşte bu benim öyküm. Tutkunun, şiddetin, çekilen cezaların, sevginin öyküsü'' sözleriyle başlar Resurrection belgeseli.

Küçüklüğünden beri insanları gözlemlemiş, siyahların maruz kaldığı ırkçılığa tepkisiz kalmayıp müziğe adımını atarak, değişikliğin parçası olmayı başarmıştır. Polis şiddetine de, ikiyüzlü medyaya da tepkisiz kalmamıştır, sanatıyla konuşmuştur.

''Küçükken içine kapanıktım. Sessizdim. Çok okurdum. Şiir yazardım, günlük tutardım. sürekli televizyon izlerdim, televizyonun karşısından ayrılmazdım. O taklit dünyadaki  insanları seyrederdim. Taklit edersem onun bir parçası olabileceğimi bilirdim. Different Strokes'taki Arnold'ın görünüşünü, yaşam biçimini çok severdim. Yani küçüklüğümden beri izleyip taklit ettim. Bir oyuncu olup onlar gibi rol yapabilirsem, onların neşesini paylaşabileceğimi düşünürdüm. Geniş bir ailem varmış gibi yaparsam, kendimi o kadar yalnız hissetmezdim.''

Şaşmamalı, oyunculukta da neden bu kadar başarılı olduğuna o halde. Tupac negatif, çözüm sunmayan insanlardan değildi. hayatı ensesinden yakaladı ve başardı. İşte tam da bu yüzden, her zaman yalnız hissedenlere, boğulanlara ilham perisi olmaya devam edecek.