"Yaşam, şaşkınlık verecek denli kısa. belleğimi zorluyorum, örneğin bir ata atlayan bir delikanlının, kötü rastlantıları hiç hesaba katmasak da, mutlu bir akışla ilerleyerek sıradan bir yaşamın yetersiz kalabileceğinden korkmadan, en yakın köye gitme kararını nasıl alabildiğine şaşırıyorum şimdi."

— Franz Kafka [1]

Film, kameranın sokağa odaklanmasıyla başlayarak, gerilimini sezdiriyor ve ilk dakikadan izleyiciyi rahatsız ediyor. Haneke Funny Games, The Seventh Continent eserlerinde de olduğu gibi düzeni temsil eden aileye -üst tabaka bir aileye- saldırıyor. Anne, baba ve bir çocuktan oluşan ailemizin huzuru kapıya bırakılan anonim kaset ve ağzından kan fışkıran bir surat çizimiyle bozulacaktır.

Sürekli yaşadığı sokağa, doğduğu eve ait görüntülerin olduğu kasetlerle rahatsız edilen baş karakterimiz Georges (Daniel Auteuil) bir suçlu aramaya çalışır. Aklına gelebilecek en iyi seçenek de çocukken kısa bir süreliğine üvey kardeşi olan Majid'dir (Maurice Bénichou). Çocukken söylediği yalanlar yüzünden Majid'in ona musallat olduğunu düşünür. Majid, hikayemizin esas kaybedenlerinden - ailesi o küçükken Seine katliamında polis tarafından katledilince Majid'i de Georges'un ailesi evlatlık edinir. Georges'un manipülasyonları ve korkunç oyunları yüzünden haksız yere tekrar yetimhaneye gönderilinceye kadar evin üvey kardeşidir. İlerleyen sahnelerde Majid'in oğlunun Georges'a söylediği "Babamın elinden eğitim hakkını aldın" cümlesi, ikili arasındaki ilişkileri özetler nitelikte. Öteki taraftan Georges, eğitimli, kitaplarla ilgili bir televizyon programı yaparak geçimini sağlayan, sosyal açıdan canlı bir adam. Kasetlerin yarattığı gerilim dışında sorunsuz bir hayat yaşıyor gibi gözüküyor, ama görünüşe aldanmamak lazım. Bir anda gönderilen kasetler, adeta bu sahte, ezbere yaşamı bozmak için yollanmış.

Kasetlerin yol açtığı monotonun yıkımı sayesinde bizi saran bir "izlenme" duygusu var. Bu da bizi sosyal reformist ve filozof Bentham'ın 18.yüzyılda tasarladığı hayata geçirilmemiş "panoptikon"  hapishane modeline götürüyor. Hapishaneler, akıl hastaneleri gibi sosyal kurumların gözetlenmesini içeren bu model, ideal bir kontrol evi. Merkezde bir kule, etrafında da hücreler vardır. Bu yapıda, kuledeki otorite, suçluları ya da insanları gözetler. izlenenlerin bundan haberi olmaz, herhangi bir şekilde farkına da varamazlar. bu yüzden de izlenenler bitmek bilmeyen bir oto-denetime tabi tutarlar kendilerini. Böylelikle toplumsal bir düzen sağlanabilir der, bentham. gücün ve iktidarın destekleyicisi olan bu fikir kişisel haklara bir saldırı olarak da yorumlanabilir. Filmimizdeki Georges da panoptikon durumunun içerisinde, gözetlendiğinin farkında ama gözetleyene erişemiyor. Aktifken pasif duruma düşen bir karakter söz konusu.

Haneke Caché'de müzik kullanmıyor - cıvıldayan kuşlar, kapanan kapılar, araba sesleri dışında bir müziğimiz yok. Bu durum, durağanlığa destek sağlıyor. Bazı izleyiciler tarafından sıkıcı olmakla suçlansa da Haneke'nin yapmak istediği iki saatliğine de olsa bize kendimizi sorgulatmak. bunu yapmanın en iyi yolu da gerçekçiliğe hizmet eden ağdasız bir sinema dilinden geçiyor. Zaman zaman ürpertici ama gerekli. Sakin atmosferin etkisiyle karakterlerimize dokunmaya başlıyoruz. Georges, dıştan baktığımızda ilgi odağı bir karakter ama iki yüzlü ve kibirli. Modern insanın en iyi örneklerinden. taktığı maskeleri çıkarttığında her şey yavaş yavaş su yüzüne çıkıyor. O yüzden bırakın, durağan ilerlesin. Acelenin lüzümu yok, her gün yeterince telaş yapıyoruz zaten bu sefer duralım.

Caché, sert bir film olarak nitelendirebilir. Irkçılık, medya, kapitalizmin yarattığı ruhsuzluk, hissedememe, insanın özüne yabancılaşması, öteki yaratma gibi birçok temaya değiniyor. Toplumun küçük bir parçası olan aileden başlayarak adımını atıyor, sonrasında baş karakterin mücadelesine dönüyor mesele. Sürekli suçlu arayan Georges vicdanıyla başa çıkamayan, bir şeyler hissedemeyen bir robot. Geçmişiyle yüzleşemiyor, çocukluğunda Majid'e çektirdiklerini de basit görüyor belli ki. İki karakter birbirleriyle yüzleştiğinde Majid'in fakirliği ve sakinliği dikkat çekerken, Georges'un yine yüzünde hiç kaybolmayan kibirle kuşanmış suçlayıcı ifadesi duruyor. Majid kaset göndermediğini söylese de inanmıyor - farkına varamama hastalığından muzdarip, Georges. En sonunda Majid, onu evine çağırır, "sana hediye vereceğim" der ve boğazını keserek intihar eder. En kanlı iki sahneden biri budur, diğeri de Georges'ın gördüğü kabusta Majid'in baltayla kestiği tavuk. can cekişen tavuk, en dehşet verici sahnelerden birini oluşturmakla birlikte hayvan severler tarafından çok da tepki çekmiştir.

Filmi, süreçlere bölemiyoruz. Adım adım ilerlemiyor, kendisi bütünüyle bir süreç. Haneke'nin sinemaseverleri detaylarda boğduğu bir film ayrıca. Televizyonda gösterilen Afganistan savaşı haberlerine odaklanan kamera, ailenin birbirleriyle iletişimsizliği, küçük çocuğun var ile yok arası hali... Esas iş, filmi izledikten sonra başlıyor anlayacağınız. Sonuysa Haneke'ye yakışır bir biçimde tartışmalı. Kalabalık bir okul çıkışına odaklanıyoruz, sol köşede Majid ve Georges'un oğulları daha önce tanıştıkları açık bir biçimde sohbet ediyor. Kasetleri kimin gönderdiği de seyirciye kalmış artık. Majid'in oğlu mu? Majid mi? Aslında pek de önemi yok cevabın, kasetin bozduğu düzenin "sorularına" yöneltelim kendimizi...


[1] Kafka, f. Bir Köy Hekimi, M. Kamil Utku (çev.). İstanbul: Altıkırkbeş Yayınları, s. 43.