İzlerken "OK, Boomer" diye haykırmamak için kendimizi zor tuttuğumuz filmleri sizin için seçtim. 

4. The Irishman

Martin Scorsese, 2019 yılına sadece üç buçuk saatlik bir film sığdırmadı. Aynı zamanda sinemayla ilgili tonla açıklama da yaptı. Çoğunda da haklıydı, ama "OK, Boomer" oklarının hedefi olmaktan kaçamadı. Her şey, Marvel filmlerinin gerçek sinema olmadığını söylemesiyle başladı. Francis Ford Coppola ve Ken Loach cephesinden desteğini de aldı. Samuel L. Jackson ise yapılabilecek en saçma açıklamayla Marvel'ı savundu: "Bu Bugs Bunny komik değil demek gibi bir şey. Film, filmdir." Tabii bu arada Marvel fanboyları, Scorsese'yi milyon kez yerden yere vurmuştu bile. Tartışmanın ateşi daha yeni sönmüşken, Scorsese yine durmadı. Bu sefer de The Irishman'i telefondan izlememeleri için insanları uyardı. İnsanlar da işi inada bindirdi. Sadece sosyal medyada şaka yapmakla yetinen olduğu gibi, bunun üstüne makaleler yazan bile oldu. 

Ama The Irishman'i bu listeye dahil eden, yalnızca Marty'nin açıklamaları değil. Film, dedenizin "Eskiler böyle miydi? Erkekler, erkek gibi davranırdı. Kadınlar, kadınlığını bilirdi." diye söylenmesi gibi. Dönemin New York'unu fetiş haline getirmiş Marty'nin mekan, kostüm ve müzik seçimleri de bunu gösteriyor. Jilet gibi giyinen kötü adamlar, yolda süzülüp giden klasik arabalar ve Zuhal Olcay hüznüne sahip, susan kadınlar... Ayrımcılığın ve ırkçılığın kol gezdiği 50'lere özlem dolu bir aşk mektubu gibi. 

 

3. Knives Out

Rian Johnson, internette fazla zaman geçirince ne olur sorusunu merak ediyorsanız, bu film tam size göre. Halbuki Twitter'a, "Neyim ben, en zeki yönetmen mi?" falan yazsa hem kendini daha az küçük düşürmüş hem de hayatımızdan 130 dakika çalmamış olurdu. Onun yerine, "sosyal adalet savaşçısı", "liberal kar tanesi" gibi yeni öğrendiği kavramları cümle içinde kullanıyor. Böyle yapınca günümüz politik atmosferini yakaladığını zannediyor. Ama Johnson'ın kaçırdığı büyük bir nokta var. Karakterler tek boyutlu, diyaloglar da "salağa anlatır" gibi olunca, filmin ciddiye alınır ya da gülünür bir tarafı kalmıyor. O noktadan sonra seyirci filmle birlikte değil, filme gülmeye başlıyor. Haliyle, zengin aile klişesi ve Rahibe Teresa'nın reenkarnesi bir göçmen üzerinden söylenen politik hiçbir görüşün de değeri kalmıyor. 

Knives Out'la ilgili eleştirilebilecek her şey için sizi buraya alalım.

 

2. Richard Jewell

"OK, boomer" ödülü dağıtsak, birinciliği kesinlikle Clint Eastwood alırdı. Yıllarca kahramanlıktan fersah fersah öte insanları, öyleymiş gibi gösteren filmler (bkz. American Sniper) yaptı. Böylece sağcı Boomer kimliğini daha da sağlamlaştırdı. Richard Jewell'ın, Chris Kyle'dan farkı insanların hayatını kurtarması. Bunun için kahraman ilan edilmek şöyle dursun, FBI tarafından suçlu çıkarılan bir adam. Buraya kadar her şey tamam. Ama onun adını temize çıkarmak için başkasının adını karalamak akıl karı değil. Üstelik 2001 yılında ölen, dolayısıyla kendini savunamayacak birini. Kathy Scruggs, 1996 Olympic Park saldırısında FBI'nin Jewell'i soruşturduğunu haber yapan ilk gazeteci. Filmin kötü kadını, bu bilgiye FBI ajanıyla birlikte olarak ulaşıyor. Yakınlarının anlattığına göre, Kathy hayatı rock'n'roll yaşayan bir kadın. Clint Eastwood'a göre bu, aşağılık biri olması için yeterli. Adil ve doğru haberlerleriyle ünlü bir gazeteci olmasının önemi yok. Mini etek giyiyor ve içki içiyor ya, elbette insanların hayatıyla da oynayabilir (!). Filme göre olayın diğer kötü adamı ise FBI. Aslında Jewell'dan şüphelenmek için hiçbir sebepleri yok. Melek gibi bir adam. Evinde cephanelikten fazla silah olan, kampüs polisiyken öğrencilere şiddet uygulayan ve kahraman olmak için her şeyi yapmaya hazır birinden şüphelenmek mi? Lanet olası federaller aklını kaçırmış!

 

1. Tone-Deaf

Tone-Deaf; yılın en "kör göze parmak", en "OK, boomer" ve en kötü filmi olarak hat-trick yapıyor. Akışkan terminatörümüz Robert Patrick ununu elemiş, eleğini duvara asmış bir Boomer olarak karşımızda. Sık sık dördüncü duvarı yıkıp, biz Y Kuşağı'na "Küresel ısınma saçmalıklarını bırakın da aşırı nüfus sorununa çözüm bulun" gibi harika nasihatlerde bulunuyor. Filmin ilk 20 dakikasında göz devirmekten kör olursanız, kendinizi şanslı sayın. Y Kuşağının filmdeki temsilcisi Olive de en az Boomer'ımız kadar sevimsiz. Yönetmenimiz Richard Bates Jr. da bir Y Kuşağı üyesi. Ama kendi jenerasyonunu 65+ Facebook gruplarından öğrenmiş gibi davranıyor. Filmde yer alan hiçbir karakterin sevilesi bir yanı yok, çünkü karakter namına ortada bir şey yok. Karar ya da davranışlarının arkasındaki motivasyonu anlamak mümkün değil. Sadece yönetmenimizin varmak istediği noktaya doğru sürükleniyorlar. Ne yazık ki, o da çıkış yolunu bilmiyor. Çünkü başladığı nokta hatalı. Taş çatlasa 5 dakikalık bir kısa film olacak "Boomer vs. Milenyal" konusunu 87 dakikaya yaymaya çalışıyor. Hem de bu konu üzerine söyleyecek yeni veya ilginç bir fikri yokken. Haliyle eline yüzüne bulaştırıyor. Gereksiz şakalar, nazarlık niyetine konmuş bir iki jumpscare de filmi ne korku ne de komedi türünde bir yerlere getiremiyor. Daktilo tuşlarına gelişigüzel basan maymun, bir Shakespeare oyununu ne zaman yazar bilemiyorum. Ama çıraklık eseri, bu filmin senaryosundan daha başarılı olacaktır.