Reginald Rose'un yazdığı, Sidney Lumet’in yönettiği 12 Öfkeli Adam, ön yargıların nasıl adaletin önüne geçebileceğini anlatıyor. Babasını öldürmekle suçlanan bir gencin infazını belirleyecek 12 jüri üyesinin karar alma sürecini işliyor. Henry Fonda’nın oynadığı jüri karakterinin mahkeme binasına girmesiyle başlayan filmde, Henry Fonda’nın itirazı olayların seyrini değiştiriyor. Film, adaletin önemli olduğunu, hemen sonuca varılabilecek bir karar olmadığını ve ön yargılara itiraz etmezsek adil olamayacağımızı göstererek sonlanıyor. 12 jüri üyesi de farklı meslek, yaş, karakter ve yaşayışa sahip, birbirini tanımayan erkeklerden oluşuyor.

Amerikan adalet sistemine eleştirileri olan film, adaletin ön yargılar nedeniyle engellendiği mesajını temel alıyor. 12 jüri üyesinden 11'inin hiç konuşmadan gencin suçlu olduğu kararına varması, ölümün ne kadar hafife alındığını gösteriyor. Üzerinde durulan birçok konu olsa da öne çıkan birkaç unsur var. Bunlardan ilki, karar aşamasının ciddiye alınmaması. İnsanlık için tarihsel açıdan önem taşıyan adalet ve özgürlük kavramlarının, kişisel sorunların gerisinde kaldığı ve hemen unutulabileceği sahneliyor. Önemli noktalardan biri, sanık çocuğun kötü bir mahalleden gelmesi ve dağılmış bir aileye sahip olması. Bu faktörler, gencin potansiyel suçlu görülmesine neden oluyor. Amerika’nın, göçmenleri veya kötü bölgelerde yaşayanları, suçlu ve düzeni bozan şeklinde göstermesi eleştiriliyor. Bu ön yargı, böyle bir bölgede yaşayan Jack Klugman’ın oynadığı jüri üyesinin itirazıyla sarsılıyor.

Üzerinde durulması gereken bir diğer önemli nokta ise insanların empati yapmıyor olması. Hatırlayamamak, bir eşyayı kaybetmek gibi basit ve sıradan olayların empatisini yapmak yerine, göz ardı etmek yabancılaşmanın bir getirisi. Gencin kaybettiği bıçağın ve adını hatırlayamadığı filmin tartışıldığı sahnelerde bu yabancılaşma eleştiriliyor. Kapitalizmin bireyleri yabancılaştırması ve bireyselleştirmesi hem bu sahnelerde hem de jüri üyelerinden birinin (Robert Webber) reklamcı olmasıyla benzer bir eleştiri daha yapılıyor. Herkes kendi hayatına ve işlerine dönmek için çabalıyor. Bu nedenle, ikna olmasalar bile genci suçlu ilan edip gitmek istiyorlar. Fakat detaylara yoğunlaştıkları zaman, gerçekleri görebilecekleri ve adil olabilecekleri ortaya çıkıyor.  Filmde yaşlı bir jüri üyesine saygı duyulmaması, Amerikan adalet sisteminin eski saygınlığını yitirdiğini alt metin olarak sunuyor. Film sonunda saygı duyulan karakter, bir çözüm buluyor. "Geçmişine saygı duy ve onu dinle, böylece adalet beraberinde gelecek" mesajı veriliyor. Sonunda Henry Fonda ile bu karakterin tanışma sahnesi bu nedenle önemli. Değinilmesi gereken başka bir nokta, muhafazakâr ve hırslı bir baba figürü olan jüri üyesi. Oğluyla yaşadığı sorunları davaya karıştırıyor. Oğlunu kendi bildiği gibi yetiştirdiği, ama onu kaybettiği gösteriliyor. Amerikan vatandaşlarının zorlamayla bir araya getirildiği zaman, dağılma yaşanacağı ve bağların kopacağı mesajı seyircinin karşısına çıkıyor. Sinemada baba figürünün, genellikle devlet ya da hükümeti temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bu doğrultuda, jüri üyelerinden birinin baba rolüyle diğer jüri üyelerinden sıyrılması, bu hükümet temsiliyle ilgili.

Filmin erkek dostluğunu ele aldığı, bir erkek filmi olduğu söylenebilir. Birbirlerine öfkelerini, sorunlarını, düşmanlıklarını gösterdikten sonra bütün jüri üyeleri uzlaşarak mekânı terk ediyor. Henry Fonda’nın son jüri üyesine yardım etmesiy ve onu desteklemesiyle bitiyor, böylece dostluk tekrardan sağlanıyor. Böylece film türüyle de uzlaşım sağlanmış oluyor. Hareketli çekimleriyle tartışmaların heyecanını yansıtan film, çerçevelemelerin doluluğuyla zleyiciye görsel bir şölen sunuyor.